DOSYA PINAR KÜR 

“YARIN YARIN” ROMANININ YARINI OLMAYAN KADINLARI


Geçmekte olan bir yılın daha son günleri…

Herkes kendi yoluna gitti. Herkes kendi yoluna… Herkes. Bir seninle ben kalakaldık orta yerde. Düşünüyorum, düşünüyorum, düşünüyorum… Hâlâ anlamadığım o kadar çok şey var ki… Karamsar değilim, inan. Olmamaya çalışıyorum hep. Yaşamakta direniyorum.” (s.374)

Yarına ertelenen bir sürü şey: hayaller, beklentiler, umutlar, arzular, korkular… Şöminedeki odunlar çatırdayıp yandıkça ısınıyor odanın içi. Önümde uzanan göl, buz tutmuş nerdeyse. Dağ taş beyaza bürünmüş. Balkona açılan camın önündeki koltukta oturuyorum. Aklımdan bir sürü şey geçiyor, düşünüyorum. “Yarın Yarın” romanının sonunu az önce okudum. Yaşamakta direnmek… 1976’da yazılmış bu roman. Aradan upuzun yıllar geçmiş, geçmiş ama; çoğu şeyin hâlâ değişmemiş olması sarstı beni. Ne çok bedel ödemek ve direnmek zorunda bu ülkenin kadınları!

Yarın Yarın”, yayınlandığı dönemde soruşturmalardan geçerek toplatılmış bir roman. 12 Mart dönemini ve o dönemin siyasi çalkantılar içindeki toplum hayatını merkeze alıp burjuvazi sınıfı temsil edenlerin gösterişli yaşamlarının iç yüzünü, çürümüşlüğünü bütün çıplaklığı ile anlattığı için muhtemelen. Bana kalırsa, toplatılmasa da olurmuş; çünkü siyasi atmosfer çok arka fonda kalıyor romanda, hatta romanın sonunda ancak sorgu odalarını, günlerce süren sorguları, işkenceyi, baskıyı birkaç sayfaya sığdırılmış şekilde okuyoruz. Roman, başından sonuna özellikle kadınların yaşantılarını içsel bir hesaplaşmaya dönüştürerek geçmiş ile şimdinin iç içe geçtiği bir anlatımla, derin psikolojik betimlemelerle ilerliyor. Yasak aşk, yanlış evlilikler, kadın ve erkeğin duygusal ihtiyaçları, kimlik arayışları, farklı cinsel eğilimler ve idealize edilmiş hayatlar ele alınıyor romanda. 1984’te bir yanlıştan dönülerek yasak da kaldırılıyor zaten.

Romanda, hikâyelerini merakla okuduğum üç kadın var: Seyda, Aysel Alsan ve Kadriye. Üçü de bambaşka hayatlar sürdürmesine rağmen, bir şekilde birbirlerinin hayatı içinde yer alıyorlar.

“ANLAMSIZLIK ÜSTÜNE KURULMUŞ BİR DÜZEN”: SEYDA’NIN GEÇMİŞİ VE YARINI

Hep yarım kalmıştı özgürlük düşleri. Yarım kalan düşlerin suçlusu kimdi? Ya da düş kurmak mıydı suç olan?” (s.14)

Seyda hayatın anlamını bulamayan, iç seslerini bastıramayan, sürekli iç çatışmalar yaşayan bir kadın. Hayattaki bütün amaçları kızlarının üstün zekâsına yaraşır bir eğitim almasını sağlamak olan öğretmen bir anne-babanın kızı. Anadolu’nun ücra köşelerinde çalıştıktan sonra tanıdıkları bir vekil aracıyla annesinin tayini İstanbul’a getirilir ve Seyda İstanbul’da eğitime başlar. Özel çabalar sonucu en iyi okullara gider, yaşıtlarının adını bile işitmediği bir sürü kitap okur, iki yabancı dili çok iyi öğrenir. Büyüdükçe güzelleşir Seyda, sınıf güzeli olacak kadar güzel değildir; ama bakanın bir daha dönüp bakacağı kadar çekicidir. Buna rağmen uzun süre kimse olmaz hayatında. Fen fakültesinde okurken bir arkadaşının düzenlediği partide Avrupa’dan yeni dönmüş Oktay ile tanışır. Seyda’nın ona Avrupalı bir kız havası veren kısa saçları, aldırmazlığı ve zekâsı Oktay’ı etkiler. Oktay’ın varlıklı oluşu, ‘iyi yedirip iyi gezdirmesiSeyda’nın onunla yeniden görüşmesinde etkili olur. Seyda, Oktay’ı sevmiyordur aslında ve bunu bile bile sevmeden, sevmenin ne olduğunu öğrenemeden tutulduğu bu adamla evlenir; çünkü cinsellik konusunda hiçbir bilgisi yoktur Seyda’nın. Ona hayatta gerekli olan her şey öğretilmiş; ama cinsellik bu hayata hazırlayıcı bilgilendirmenin dışında tutulmuştur. Seyda’daki bastırılmış cinsellik ve tabular, ancak Oktay’la evlenirse evlilikle beraber bunları bulabileceği düşüncesine yönlendirmiştir onu. “Seyda, Oktay’a tutulmakta olduğunu sezememişti. Beraberliklerinin sürekli bir ilişkiye dönüşebileceğini bir kez bile aklına getirememişti. İlerisi için kesin tasarıları vardı çünkü. Üniversiteyi bitirecek, Amerika’ya gidecek, atom fiziği okuyacaktı.” (s.95)

Seyda, Oktay’la evlenince okumayı yarıda bırakmış, dolayısıyla hayallerini de gerçekleştirememiştir. Bununla ilgili pişmanlığını romanın ilerleyen bir bölümünde “Kişiliğimi bulacağıma Oktay’ı buldum.” diyerek dile getirir Seyda. Oktay’ın Seyda’da açtığı yara, bir sevda yarası olmaktan çıkıp tüm yaşamını kapsayan, delik deşen eden bir cüzzam olayına dönmüştür artık ve ikide bir yenilenen krizler halinde Seyda’nın her yanını acıtmaya devam etmektedir. (s.43)

Ama yanılmıştı işte. Tez anladı bunu. Şık bir balayı otelinde gözlerini açar açmaz… Yapmış olduğu işin korkunç gereksizliği, pencereden görünen denizin kocaman dalgalarıyla birlikte, uğuldayarak devrildi üstüne.” (s.119) Seyda, o günden sonra her geçen gün yaptığı yanlışın içinde kıvranıp durur. Anne ve babasının yıllarca ona vermek için yırtındığı ve hayatta tek değer bildiği o şeyi, özdeğerini yitirir. Bu yenilgiyi benimser; ama bilerek, isteyerek verdiği bir karardan geri dönmeyi kendine yediremez. Bunun yerine kocasının parasının keyfini çıkarmaya yönelir, aşırı bir savurganlık içinde güzelliğine, giyimine her şeyden çok önem vermeye başlar.

Seyda hamile kaldığını öğrenince çok mutlu olur. Hayatında yeniden bir anlam arayabileceğini kavrar; ama Oktay, oğulları Gil doğunca çocuğun Seyda ile aralarında bir uzaklık, soğukluk yarattığına inanmıştır. Gil daha doğmadan hatta, “hem de daha kolu bacağı, beyni yüreği biçimlenmeden, ufacık bir yumrudan başka bir şey değilken”, Seyda’yı çirkinleştirerek ve hormonların etkisiyle onu durgun, huzursuz biri yaparak Oktay’dan uzaklaştırmıştır. Oktay çocuğu sahiplenememiş; canlanan, dillenen, bir varlık olarak ayaklarına dolaşmaya başlayan Gil’i sevememiş, tek çareyi onun varlığını unutmakta bulmuştur. Seyda her şeyi zahmetsizce elde etmeye alıştığı halde yalnız ve mutsuz bir kadına dönüşmüştür ve oğlu için kendine anlamsız gelen bu hayata katlanmayı seçmiştir çoğu kez.

Seyda’nın hayatı ve kişiliği, Oktay’ın uzaktan akrabası Selim’le yıllar sonra yeniden karşılaşmaları ve Selim’in onların evinde konaklamaya başlamasıyla değişir. Selim, Paris’te öğrenim görmüştür. Geçmişte 68 öğrenci olaylarına karışan Selim, 1970-71 yıllarında da yine arkadaşlarıyla devrimci faaliyetlerine devam eder. Selim de zengin ve burjuva bir ailenin çocuğudur. Anne ve babası ayrıdır ve Selim’i umursamayacak kadar kendi hayatlarıyla meşguldürler. Babasının fabrikası vardır; ama Selim, kendi babasının fabrikasında çalışan işçileri dahi sendika, grev gibi haklarını anlatarak babasına karşı kışkırtacak biridir. Seyda da Selim’le zaman geçirdikçe, onunla uzun sohbetler ettikçe Selim’in fikirlerine kaptırır kendini. Selim ona çevresini aşabilmeyi vurgular bir konuşmasında: “(…) gerçek özgürlük nedir biliyor musun? Birtakım sorumlulukları bilinçli olarak yüklenmek, yüklendiğin bu sorumluluklar adına eyleme geçebilmek.Seyda, çalışmaya başlar işe yaramak için. Selim’in kendisine getirdiği dergi ve kitapları çevirir, “Ali Rıza Argın” takma adıyla yazılar yazar. Bu yazıları basılı sayfalarda okumak çok hoşuna gider, o kişinin aslında kendisi olduğunu bilmek gizli bir sevinç verir Seyda’ya. Gün geçtikçe duygu değişimlerinin de farkına varır Seyda, artık birtakım duygulara uyanmaya başlamıştır yüreği, kafası. Gittikçe sayısı artan kaybolma, kurşunlanma, öldürülme olaylarını tam bir ilgisizlik içinde izleyenlere büyük bir kızgınlık duyar. “Çok değil, birkaç ay önce aynı onlarınki gibi bir ilgisizlik, derin bir aldırmazlık içinde olduğunu unutmuş değildi. Kendi eski durumunu anımsadıkça kendi kendinden de iğreniyordu, acıyordu eski zavallılığına bir yandan. Ne var ki, aynı durumdan kurtulamayanlara karşı en ufak bir acıma duymuyordu. Kızgınlık yalnızca; kine yakın bir kızgınlık. Duyduğu acı ötekiler içindi – yirmisine varmadan kaldırım üstünde can verenler için.” (s.300) Seyda’nın Selim’den sonra bildiği ve mutlu olduğu tek şey yeniden yaşamaya başlamış olduğudur. Ne yazık ki bu durum uzun sürmez. Darbe yapılır ve Selim kaçak durumuna düşer, bir süre sonra da gazetede, vurularak öldürüldüğü haberini okur Seyda. Seyda’nın elektrik şoku verilmek zorunda kalınacak derecede sinir krizi geçirdiğini gören Oktay, o an aralarındaki ilişkinin farkına varır. Seyda hastanedeyken apar topar evinden alınan Oktay, uzun bir sorgulama sonrasında, her şeyi bilmesine rağmen akıllıca cevaplar vererek Seyda’yı ele vermez ve tedavi bahanesiyle İsviçre’ye götürür onu. Boşanmazlar, evliliklerini iki yabancı gibi sürdürüp birkaç yıl sonra da geri dönerler. Seyda neden hâlâ Oktay’la olduğunu sormamaya çalışmıştır kendine. Bildiği yabancılar arasında yaşamak, bilmediği yabancılara koşmaktan daha güvenli gelmiştir. Karşısında Selim varmış gibi konuşur olmuştur Seyda.

Bir şey diyemiyorum, konuşamıyorum kimseyle… Gene millet yarı aç, yarı tok. Gene millet işsiz… Gene çalışanlar sömürülüyor… Gene işi tıkırında olanlar Oktay gibiler, Gebzeli gibiler. Gene bize çalışıyor millet. Bizim gibilere… Biliyorum, biliyorum, bütün bunlar bir günde olmaz diyeceksin. Peki, öyleyse neden öldün? Neden öldürdüler seni?” (s.375)

Seyda, anlamsızlık çukurundan çıktığı anda yeniden düşmüştür o çukura. Soru sormak boşunadır aslında. Selim’le bir yarını zaten yoktu Seyda’nın.

GEÇMİŞİNİN HINCIYLA YAŞAYAN ESKİ BİR FİLM YILDIZI: AYSEL ALSAN 

Zavallı, dünyasını şaşırmış bir kızcağız sokak ortasında! Zaten öteden beri dünyadan haberi olmayan bir kızcağız… On beş yaşına kadar birkaç kadın akrabadan başka insan yüzü görmemiş, on yaşına varıp babasının düşüncesine göre çocukluk çağını kapadıktan sonra, ilkokula gidip gelmek, anası çok sıkıştığında bakkala koşmak dışında sokağa bile çıkmamış bir kızcağız sokak ortasında… İçinde kinden, hırstan başka bir şey yok. Ama ikisinden de bol bol, çok bol var… Bir de ufacık bir umut, çaresizliğin, gerçek bir ölüm korkusunun doğurduğu minicik bir umut… Dündar Efendi’nin yüz karası ve en büyük eseri, ortanca kızı Aysel!” (s.63)

Aysel, üç çocuklu bir ailenin ortanca kızıdır. Babası Dündar Efendi’ye duyduğu kin yıllar geçse de yatışmaz. Eski günlerini, o küçük kızı anımsarken bile dişlerini bilediğini fark eder Aysel. Babası emekli olduktan sonra Aysel’in deyimiyle evi bir “jandarma karakolu” gibi yönetmeye başlar. Evinde kadınların sokağa çıkması kesinlikle yasaktır. Biri burnunu dışarı çıkarsa bunu yapanı nasılsa öğrenir, akşam eve geldiğinde herkesi jandarma dayağından geçirir. Yaz akşamları tüm mahallelinin gittiği bahçe sinemasına bile götürmez karısını ve kızlarını. Aysel günlerini fotoroman okuyup ne olduğunu doğru dürüst bilmediği erişilmez bir yaşamın düşünü kurarak geçirir, ta ki babasından tekme tokat dayak yiyip sokağa atılına ve sığındığı komşu evinden kaçana kadar…

Aysel ne zamandır hayalini kurduğu güzellik yarışmasına katılmak ister. Alsan Fotoğraf Stüdyosu’na gelen kızlar gibi süslü püslü, gözü açık değildir; ama onlardan daha güzeldir. Birinci olacağına söz vermiştir Aysel’i kandırıp fotoğraflarını çeken Ali Alsan. Seni kraliçe yapacağım, demiştir ona. Erkeklerin ne denli pis niyetli olabileceğini, Ali’nin sözünü yerine getirmemekten daha kötü şeyler yapabileceğini henüz bilmiyordur Aysel. Güzellik yarışmasında üçüncü olunca kendisine haksızlık yapıldığını anlayan Aysel, kendisini o gece keşfeden Halûk’a sığınır. Halûk zamanın en ünlü kadın terzisidir. Aysel’e giyinmekten tut da bir yerde yaşamaya değin her şeyi öğretir. Aysel’in evini döşemeyi de üstlenir. Aysel de kendisine öğretilenleri çok iyi öğrenir. Güzel giyinmekte üstüne yoktur. Çocukluk düşlerine hiç uymayan evini de güzelleştirmeyi ve orda rahatça yaşamayı bilmiştir. Tüm bu sahip olduğu şeyler için birçok bedel ödeyerek tabii ki!

Korkularından kaçmak için kendi kendine sebepler üretir Aysel başlangıçta. “Evimde otursaydım, kaçmasaydım hiç. Babamın sözünden çıkmasaydım, onun bir yerlerden bulup seçeceği adama varsaydım ne değişecekti? Yine aynı şey. Hep aynı şey. Her yerde aynı. (…) Gül Düğün Salonu’nda, konu komşunun limonata içip kuru pasta yiyeceği, güzelliğimi olabildiğince saklayan ucuz gelinlikle ‘pek şeker’ göründüğümü söyleyeceği can sıkıcı bir toplantı için harcayacaktı öteki – o babamın seçeceği adam. Hatta böylesi zavallı bir düğünü bile çok görecekti belki. Bir radyo, bir halı, üç-dört çirkin koltuğu, duvarlarında nem izleri bulunan küçük odalı bir kata yerleştirmeyi yeterli görecekti ömrü boyunca karı diye kullanmak için beni.” (s.208) Aysel gösteri dünyasının bataklığında yükselir yükselmesine; ama genç-yaşlı, evli-bekâr fark etmeksizin kendine iğrenç gelse de erkeklerin ilgisini çekmeye çalışır ve vücudunu satarak erkeklere sahip olmak için kullanır. Seyda’nın kocası Oktay’la da ilişkisi olur. Oktay, karısını sevmediği için kendini sürekli Aysel’in evinde bulur. Aysel’i başka erkeklerden kıskanmaya başlar. Diğer taraftan Aysel, bürokratik ağı geniş, zengin iş adamı Sulhi Gebzeli’yi elde etmek istemektedir. Kendince bir plan yapar ve hanımefendi rolünü oynar. Böylece Sulhi Bey şaşıracak, bu görgülü, iyi aile kızı nasıl olur da bunca dedikoduya konu olur diyecek ve Aysel’e tutulacaktır. Aysel’in istediği gibi de olur, Sulhi Gebzeli’nin karısı ölünce de evlenirler. Her şeyi bırakıp oyunculuğa dönme kararı onu Sulhi Bey’den uzaklaştıracağına aralarındaki bağı güçlendirir.

Aysel’in hikâyesi zor bir hikâyeydi ve beni duygusal anlamda çok zorladı. Gözlerimin dolduğu, kitabı kapatıp okuyamadığım kısımlar oldu. Baba sevgisinden ve ilgisinden mahrum olmanın, cinsel kimliğini bulamadan başta baba olmak üzere diğer erkekler tarafından fiziksel ve psikolojik şiddet görmenin bir kadının hayatında ne kadar yıkıcı olduğunu ve onarılması mümkün olmayan yaralar açtığını cesur bir üslupla, apaçık ve çarpıcı bir şekilde anlatan Pınar Kür, tabuları yıkan bir yazar.

MÜCADELECİ BİR KADIN, FABRİKA İŞÇİSİ: KADRİYE

Kadriye, Selim’in arkadaşı Memet’in karısıdır. Pınar Kür, o dönem Türk toplumunda halkın büyük bir çoğunluğunun temsili olarak dar gelirli bir işçi ailesinin “anne”si konumundaki Kadriye karakteri ile kadına farklı bir boyuttan bakmaya çalışmıştır. Seyda’nın aksine Kadriye geçim sıkıntısı yaşayan fakir bir kadın profilindedir; ama buna rağmen Kadriye evinde mutludur. Anlatıcı önce Kadriye’nin baba evindeki geçmişini anlatır. Köydeki evlerini, verimsiz tarlalarını yok pahasına satıp İstanbul’a göçmüşlerdir. Çalışma çağında olan abiler fabrikada iş bulmuş, babası inşaat işlerinde sürünmüştür. Kadriye’nin okula başlama çağı geçmiş, küçük kardeşi Hasan’ınki de yeni gelmişken Rıza ağbisi bunları okutacağım, diye babasına karşı çıkmıştır. Her türlü içkinin, rakının büyük günah sayıldığı bu evde gizli saklı içen Rıza, bir gün eve sarhoş gelince babasıyla kavga eder. Bu sarhoşun aklına uyup bir de kızı okula verecektim, diyen baba, Kadriye’yi okula göndermez. Rıza ağbisi evlenip eve para da göndermez olunca namus belasına okula bile göndermediği Kadriye’yi fabrikaya işçi olarak vermek zorunda kalır babası, geçim sıkıntısından. Ali ağbisi ile işe gidip gelmeye başlar ve Ali’nin arkadaşı Memet’le böylelikle tanışır. Saf ve çekingen oluşundan dolayı Memet’le sadece bir kez göz göze gelmiştir, sonra yüzüne bakamamıştır. Fabrikada çıkan bir kavgada yaralanan Memet’in yanında olur ve sonra evlenirler. Aynı ideolojiyi benimsemiş, birbirini seven bir çifttir onlar.

Selim’in bir toplantı için evlerine geldiği ve Kadriye ile tanıştığı o gün, çocukları uyutmak bahanesiyle sofraya gelmeyen Kadriye’ye söyledikleri çok manidardır: “Ne demek erkekler oturacak da sen hizmet edeceksin? Yanaşmalar gibi mutfakta karın doyuracaksın? Bu evin bir kişisisin sen de… Yaşamımızı, her şeyimizi paylaşıyoruz, soframızı neden paylaşmayalım? Ben eve konuk getiriyorsam ikimizin de konuğu bunlar. Senin de onlara söyleyecek sözün, onlardan işiteceklerin, öğreneceklerin var.” (s.268) Böylece Kadriye masada olması gereken yerini alır ve sohbete katılır.

Selim’in yeni tanıştığı Kadriye’ye dair ilk izlenimi de şöyledir: “Ömründe böylesine sessiz, iddiasız, öylesine varlığını duyurmamaya çalıştığı halde, bulunduğu yeri böylesine dolduran kadın görmemişti.

Kadriye’ye dair başka ayrıntılar vermemiş Pınar Kür. Darbeden sonra Kadriye’nin hayatında neler oldu? Memet de yakalandı mı? Oturdukları evi satın alabilme isteği gerçekleşti mi Kadriye’nin? Bir okuyucu olarak daha çok okumak isterdim onu. Sıcak, samimi, değerlerine sahip çıkan, onurlu ve mücadeleci bir kadın imgesi oluşturdu zihnimde Kadriye. Babası okutmuş olsaydı kim bilir daha neler yapacaktı, diye düşünmekten kendimi alamadım.

* * * * *

Bu yazıyı yazarken, dışarıda hâlâ kar yağıyor. Masa başından kalkamayıp kendi içimdeki Gizem’le de yüzleştim biraz. Pınar Kür’ün konuk edildiği 28 Ocak 2019 tarihli “İlk Sayfası” adlı programı açtım dinlemek için. Pandemi öncesi. Ne güzel anlatıyor her şeyi. Kendisine romancının nasıl biri olduğuna dair tespitleri sorulduğunda şöyle cevap veriyor: “Mutluluğun romanı olmaz. Diyelim sen çok mutlu birisin. Paran var, pulun var, mevkin var. Çok sevdiğin bir karın var. Her şeyin yerinde. Bunun ne hikâyesi var ki? (…) Çarpışma dediğimiz şey mutsuzluk istiyor. Mutlu sonla mutsuz son arasında teknik olarak pek bir fark yok. ‘Bitmeyen Aşk’ı da, ‘Yarın Yarın’ı da mutlu bir sonla bitirebilirdim. Mutsuz bir son olduğunda düşünüyor, unutmuyor okur.

Gerçekten unutulmayacak ve etkisi uzun sürecek bir roman “Yarın Yarın”.

Ben bir süre Seyda, Aysel ve Kadriye ile yaşayacağım, onları düşünmeye devam edeceğim. Sonra değerli yazar Pınar Kür’ün diğer romanlarını da 2026 yılı okumalarıma ekleyeceğim. Size de iyi okumalar… Çok kitaplı, uzun okumalı bir yıl olsun!…

KAYNAKLAR:

– “Yarın Yarın”, Pınar Kür, Can Yayınları, Aralık 2022, İstanbul.

İlk Sayfası, 25. Bölüm: Pınar Kür, Spotify.

Paylaş:

Benzer yazılar

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
Kuponbet
bb marketing
betgaranti
betnano
betnano
betnano
betnano
betnano
savoybetting
ikimisli
romabet
betebet
betpipo
limanbet
betebet
betnano
betebet
grandpashabet
grandpashabet
grandpashabet
grandpashabet
grandpashabet
grandpashabet giriş
grandpashabet
grandpashabet
vaycasino
vaycasino giriş
grandpashabet
grandpashabet
rekorbet
betlike
ikimisli
romabet
romabet
betpipo
betpipo
grandpashabet
grandpashabet
grandpashabet
grandpashabet
vaycasino
vaycasino
romabet
romabet
vaycasino
nesinecasino
nesinecasino
vaycasino
vaycasino
vaycasino
betpipo
Betpark
betebet
betebet
nesinecasino
savoybetting
savoybetting
rekorbet
grandpashabet
nesinecasino
hitbet
betlike
jojobet
jojobet
betpark
grandpashabet
betnano
grandpashabet
grandpashabet
betpark
grandpashabet
hitbet
ikimisli
betpark
vaycasino
betyap