EDEBİYATTA 12 EYLÜL 

BİTLER TEMİZLENİR AMA İZLER KALIR: TARIK AKAN’IN “ANNE KAFAMDA BİT VAR” KİTABI ÜZERİNE BİR İNCELEME


“Gecenin işçileri, daha ikindi üzeri ortalıkta görünmekle yaratacaklarını bildikleri –oysa başlangıçta, ancak, umdukları– ürküntüyü sürdürmek, uzatmak, bu sürdürülen, uzatılan ürküntüyü daha da yeğinleştirmek üzere dalgalandırmak, yani gönüllerinin dilediğince azaltıp artırmak için çeşitli yollar denerler…” (Karasu, 1992:25)

“Dar ve uzunca bir koridora geldik, sağlı sollu kapılar vardı. Biraz yürüdüm. Tam karşıdan, gözleri bağlı bir genci getiriyorlardı. Biri kolundan tutuyordu. Kenara çekildim, yanımızdan geçtiler. Bir an tutulup kaldım sanki, hiçbir şey düşünemedim, arkama bakamadım bile. Neler oluyordu böyle, hiçbir şey anlamıyordum. Yalnızca korku hissediyordum, gittikçe büyüyen bir korku.” (Akan, 2023:21)

Yukarıda iki ayrı kitaptan yapılan alıntıların farkı, birinin kurgusal bir metne, diğerinin ise anı metnine ait olmasıdır. İki ayrı türde yazılan bu metin parçalarının ortak noktası ise 12 Eylül Askeri Darbesi’nin yarattığı “korku”dur. 12 Eylül’ün yarattığı bu korku ve yaşattığı acılar, bu tarihten sonra Türk edebiyatının en önemli ve hassas konularından biri olmuş ve bu konu; roman, öykü, şiir gibi edebi metinlerin yanı sıra deneme, makale, anı gibi öğretici metinlerde de sıklıkla işlenmiştir.

Bu yazıda Türk sinemasının başarılı oyuncularından Tarık Akan’ın “Anne Kafamda Bit Var” isimli anı kitabı üzerinden 12 Eylül Askeri Darbesi’nin Tarık Akan’da bıraktığı psikolojik izleri, sanata uyguladığı baskı ve sansürü, insanlar üzerinde oluşturduğu korku iklimini inceleyeceğiz.

“Anılar, sadece belli kişilerin serüvenlerini düşünce ve gözlemlerini dile getirmekle kalmazlar, aynı zamanda o kişilerin yaşadıkları çağların toplumsal durumunu ve özelliklerini de yansıtırlar. Bu bakımdan anılar, çok kez, okurların birtakım tarihi olayları daha kapsamlı ve canlı olarak öğrenmelerine yardım eder.” (Oğuzkan, 2013:184). Her ne kadar kötü yaşanmışlıklar olsa da Akan’ın anıları söz konusu “canlılık” adına önemli bir örnek teşkil eder.

“12 Eylül’le birlikte devletin baskı aygıtlarından olan ordunun, devletin diğer aygıtları karşısında baskın durumda olmasından dolayı, 1980-1983 dönemini ‘askeri diktatörlük dönemi’ olarak adlandırabiliriz.” (K. Özçelik, 2011:82) Tarık Akan’ın yaşadığı karanlık ve korku tam da bu zaman aralığına denk gelir. 12 Eylül denildiğinde akla gelen tanklar, gözaltılar, işkencehaneler, yasaklanan kitaplar, kapatılan dernekler, susturulan sesler ve daha nice kötü şeyler; bahsettiğimiz korkunun oluşmasında ve tüm ülkeye yayılmasında aktif rol oynamıştır. Bu saydıklarımızın üzerinden on yıllar geçse de bazen tek bir kelime, bazen de bir kitap o yılları yeniden çağırır bugüne. İşte, Tarık Akan’ın “Anne Kafamda Bit Var” adlı anı kitabı da böyle bir çağrıdır.

Bu kitap, darbe dönemini kronolojik olarak anlatan bir tarih metni sayılamaz. Siyasi tartışmaların peşine de düşmez. Daha çok, bir insanın cezaevinde geçirdiği günlerin hafızasında bıraktığı tortuları gösterir. Okur, sayfalar ilerledikçe büyük olaylardan çok küçük ayrıntılarla karşılaşır. İşte kitabın etkisi de burada saklıdır. “Bakışlarım hâlâ çocuklardaydı. Ürkütücü ayrıntılar görmeye başlamıştım; şiş tabanlarda içlerinden sızan kanın kuruyup siyaha dönüşmüş olduğu yarım ya da birer santimlik yarıklar vardı.” (Akan, 2023:30).

Tarık Akan, 1981 yılında Almanya’da yaptığı ve askeri yönetime yönelik eleştiriler içerdiği iddia edilen bir konuşmanın ardından Türkiye’ye dönüşünde gözaltına alınmış, daha sonra tutuklanmış ve yaklaşık iki buçuk ay cezaevinde kalmıştır. Hakkında devlet aleyhine propaganda yaptığı gerekçesiyle dava açılmış ve 12 yıla kadar hapis cezası istenmiştir. Akan, bu iddiaları hiçbir zaman kabul etmemiş, kendisine yöneltilen suçlamaların sorumlusu olarak Tercüman gazetesini göstermiştir. İlk sorgusunda kendini nasıl savunduğunu şu şekilde anlatır: “Acele acele Tercüman gazetesinin yanlış bir başlık attığını, yanlı bir haber hazırladığını, hiçbir suçum olmadığını uzun uzun anlattım.” (Akan, 2023;21) Yargılama sonucunda Tarık Akan beraat etmiştir. Ancak İstanbul birinci polis şubesinin nezarethanesinde ve Selimiye Askeri Cezaevi’nde geçirdiği o iki buçuk ay ne kadar karanlık bir zaman dilimiydi? Bu sorunun cevabını Akan’ın anı kitabında buluyoruz.

“Anne Kafamda Bit Var” sekiz bölümden oluşur. En sonda da Tarık Akan’ın mahkeme süreci ve sinemacılık yıllarına ait bazı fotoğrafların da bulunduğu bir albüm vardır. Tarık Akan, yaşadığı bu karanlık zaman dilimini kitabında çarpıcı bir şekilde anlatır. Kitap; yaşanmışlığın, acının, psikolojik gerilimin net bir şekilde hissedildiği cümlelerle darbenin acımasızlığını gözler önüne serer.

“İşkence ve diğer kötü muameleler İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hazırlanan tüm insan hakları belgeleri tarafından da yasaklanmıştır. Bunların başında da, insan haklarının en temel belgesi olarak kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi gelmektedir. Adı geçen bildirgenin 5’inci maddesinde kötü muamele yasağı şu şekilde düzenlenmiştir: Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.” (Nal, 2007:150) Akan, fiziksel bir işkence yaşamasa da insan psikolojisinin sınırlarını zorlayan çok şey yaşamıştır: “Ulan, çöplerinizi dışarı çıkartın! Vatan haini Tarık Akan toplayacak!” (Akan, 2023:44) Bu verdiğimiz örnek belki de o işkencehanelerde yaşanan en basit psikolojik şiddetlerden biridir. Ancak zamanında Yeşilçam’ın en önemli jönlerinden biri olan ve herkesin sevdiği, saydığı bir kişiyken daha mahkemede bile yargılanmadan bir devlet görevlisi tarafından vatan hainliği ile suçlanmak Tarık Akan için bu karanlık yerde çok zor zamanlar geçireceğinin kanıtı olmuştur. Akan, içerideyken birçok fiziksel işkenceye şahit olmuş: “Polislerin elinden kaçan genç bir kız ikinci kattan aşağıya atlamış, bir yerleri kırılmış. Kızın kırıklarıyla oynayarak işkence yapmışlardı. İnanılacak gibi değildi, ama insan çığlıkları duyunca başka bir şey olamayacağını düşünüyordu. Sabaha doğru ses kesildi.” (Akan, 2023:38) Hatta Selimiye’deyken siyasi suçlardan idam edilen iki gencin infaza götürülmelerine de şahit olmuştur: “İki subay arkada, Ahmet ve arkadaş ayakları zincirle bağlı, elleri arkadan kelepçeli, slogan atarak yürüyorlardı. Yüzlerinde korkuya yönelik hiçbir iz yoktu. Kendilerinden öylesine emin, ölüme doğru gidiyorlardı. Önümüzden geçtiler… Arkalarından subaylar, askerler…” (Akan, 2023:100)

Tarık Akan’ın anı kitabının en güçlü yanlarından biri de insan onuru, adalet, yaşama hakkı gibi büyük ve hayatın temelinde yer alan kavramları orada yaşananlar üzerinden sade bir üslupla anlatabilmesidir. Bir battaniye, beton zeminde uyumak –daha doğrusu uyuyamamak– koğuşun rutubeti, fareler, pireler anlatılırken okur kendisini o mekânların içinde hisseder ve acıları oradaki insanlarla paylaşır. Yukarıda okurun kitabı okudukça ayrıntılarla karşılaştığını söylemiştik. Bu doğrultuda şunu söyleyebiliriz: Yazarın anlattığı detaylar kendi zihninde nasıl acı bir şekilde yer etmişse okur da bu ayrıntılar ile dönemin karanlığını kalıcı bir şekilde hisseder. Örneğin şu cümleler bir kere okuduktan sonra akıldan hiç çıkmayacaktır: İstanbul birinci şubede tutulan insanlar yeme içme ihtiyaçlarını şubeye yakın bir bakkaldan sipariş usulü karşılarmış. En çok sipariş edilenlerden biri de sütmüş. Çünkü sütleri içtikten sonra kutularını su saklamak, hatta başka işler için de kullanırlarmış. “Altı tane süt almıştık, iki tanesini içtik, iki tanesini yatağın başucuna koydum. Tuvalette iki süt kutusuna da su doldurdum. İki kutuyu boşalttım, gece çişimiz gelince bu kutulara işeyecektik… Hüseyin de uyandı… Nasıl da sigara özlediğimizi, buradaki olayları konuşuyorduk. Derken Hüseyin su kutularına uzandı ve içlerinden birini kafasına dikti. Dikmesi ile ağzındakileri çıkarması bir oldu…” (Akan, 2023:52-53)

“Türkiye’de 1980 askeri darbesinden sonraki 10 yıl içinde yaklaşık 1 milyon kişi politik nedenlerle işkence görmüştür. Bundan sonraki dönemde de işkence olgularında ciddi bir azalma olmamıştır. BM’nin İşkence ve Başka Zalimce, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Davranış ya da Cezaya Karşı Sözleşmesi’nin 20’nci maddesi uyarınca kurulan izleme komitesinin Türkiye’yi ziyaretiyle ilgili yayınlanan raporda işkencenin Türkiye’de daimi, kasti ve yaygın olarak uygulandığı tespit edilmiştir.” (Şahin, 1995:26)

“Anne Kafamda Bit Var”da sekiz bölümün yedisi Tarık Akan’ın tutuklanma sürecini anlatırken sadece bir bölüm Yılmaz Güney’le birlikte çalıştığı “Yol” filminin çekim sürecinde yaşadıkları zorlukları, en başta da askeri darbe sonucu ortaya çıkan sansür kurulunun bu filmi kabul etmesinde giriştiği mücadeleyi anlatır. “1980 askeri müdahalesinden önceki süreçte de Türk sineması, kendi içindeki birçok problem ile mücadele etmekteydi. Müdahaleden sonraki süreçte de özellikle sansür meselesinin gündeme gelmesi, Türk sinemasında toplumsal meselelerin işlenememesine neden olmuştur. Darbe sonrasında birçok film idare açısından uygunsuz bulunarak gösterimine izin verilmemiştir.” (Özdemir, 2022:67)

“‘Yol’ filmi, benim kanımca dünyada en zor koşullar altında çekilmiş, üstelik tüm zorlukların ve özverilerin sonucu ortaya çok güzel bir yapımın çıktığı sayılı filmlerden biridir. ‘Sürü’de de zorlandığımı hatırlıyorum, anımsıyorum, ama ‘Yol’da bir de ‘cunta’yla uğraşmıştık. 12 Eylül Askeri Darbesi’nden dört ay sonra Türkiye’de her şey karmakarışıkken, tutuklamalar, işkenceler sürüp giderken, biz büyük bir filme başladık.” (Akan, 2023:108) 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nin kontrol mekanizmalarından biri de Sansür Kurulu’ydu. Film yapımcılarının çekimlere başlayabilmeleri için senaryolarını Ankara’daki bu kurula sunmaları zorunlu tutulmuş; kurulun onay vermediği senaryoların çekilmesine izin verilmemiştir.

Yılmaz Güney’in senaryosu siyasi içerik barındırdığı için kuruldan geçmesi zordu. Bu sebepten, kuruldan geçecek aşk konulu başka bir senaryo yazılmış ve film çekimlerinde bu senaryo değiştirilmişti. “Öncelikle Sansür Kurulu için bir senaryo yazılacaktı. Bu tip senaryoları Nadya adında bir kız yazardı; daha sonra filmi çekilen hikâyenin bu senaryoyla hiçbir ilgisi olmuyordu. Sansürden geçmeyen senaryo çekilemediği için böyle bir yol izlemek kaçınılmazdı.” (Akan, 2023:109) Tarık Akan, “Yol” filminin senaryosunu Ankara’ya bizzat kendisinin götürdüğünü, senaryonun kabul edilmesi için kurula ne diller döktüğünü anlatır. Tüm bu zorlu üretim sürecine rağmen “Yol”, bireysel hikâyeler üzerinden 12 Eylül sonrası Türkiye’nin toplumsal ve siyasal atmosferini güçlü bir sinema diliyle yansıtan önemli bir yapıt olarak öne çıkmıştır. Şerif Gören’in yönettiği film, uluslararası alanda büyük yankı uyandırmış, 1982 yılında Cannes Film Festivali’nde “Altın Palmiye” ödülünü kazanarak Türk sinemasının dünya çapındaki en önemli başarılarından birine imza atmıştır.

“Yol” filminin çekim sürecinin anlatıldığı bölümden sonra Tarık Akan, Selimiye Kışlası’nda yaşadığı zorlukları anlatmaya devam eder: “Stresli yaşam olayları, bireyin temel yaşam biçiminde değişikliklere yol açarak biyopsikososyal dengeyi bozan olaylar olarak tanımlanabilir. Çeşitli yasal sorunlardan sonra soruşturmadan geçme, yargılanma ve tutuklanma ile başlayan cezaevi yaşantısı da, şiddeti oldukça fazla olan stres yüklü yaşam olaylarından biridir.” (Özkürkçügil, 1998) Tarık Akan’ın Selimiye’de yaşadıkları zorluklar da birinci polis şubesinde yaşadıkları kadar denge bozucudur. Hücresinin tuvaletinde karşılaştığı kocaman bir sıçanın bir önceki gece yüzünde dolaştığını hatırlaması, haftalardır yıkanmadığı için sadece sıcak su akan banyoda derisinin haşlanmasına katlanarak temizlenmeye çalışması, bir askerin ailesine ağır küfürler edip onu tahrik etmesi yukarıda bahsedilen biyopsikososyal dengenin bozulmasına örnekleri teşkil eder. Bu bozulma 12 Eylül Askeri Darbesi sebebiyle hapse giren her bireyde gözlemlenebilir.

Tarık Akan, 13 Temmuz 1981’de cezaevi ortamından kurtulur ve tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılır. Dışarı çıktığında ise şaşkınlık içerisindedir. Onu abisi karşılar. Tarık Akan bitlerden, pirelerden, kirden temizlenmek ister ve beraber hamama giderler. Kitaba ismini veren olay Akan’ın eve gidip başını annesinin dizlerine koymasıyla başlar. Çünkü Akan, hamamda iyice temizlenmiş olsa da hâlâ kirli olduğunu hisseder. “Başımı dizlerine yasladım. Kafamda bir yeri işaret edip ‘Burada bit var’ diye tutturdum. ‘Çok kaşınıyor. Tam şurası. Bak bit yürüyor, öldür onu.’ Annem çocukluğumdaki gibi iki elinin işaretparmaklarıyla aranmaya başladı. ‘Yok oğlum. Burada yok bir şey.’ ‘O zaman bir de şuraya bak.’ Annem ‘Temiz burası,’ diyordu. (…) Elleri kafamda gezinir, parmakları saçlarımın arasında dolanırken ellerini hiç çekmemesini istiyordum.” (Akan, 2023:140) Kitabın en kıymetli taraflarından biri de burada ortaya çıkar. Hafıza, bağırarak değil, fısıldayarak konuşur. Bit, burada yalnızca hijyen meselesi değildir. İnsan onurunun nasıl aşındırıldığını anlatan görünmez bir metafora dönüşür. Temizlenebilir belki fakat geride bıraktığı duygu kolay kolay silinmez.

Türkiye’de 12 Eylül üzerine yazılmış birçok anı metni vardır. Kimi tanıklığını öfkeyle kurar, kimi hesaplaşma isteğiyle, kimi belge bırakma sorumluluğuyla… Tarık Akan’ın anlatısı ise daha sade bir yerden seslenir. Kahramanlaşmaya çalışmaz. Acıyı büyütmek için gösterişli cümlelere ihtiyaç duymaz. Okura o anları, o kötü günleri hissettirir sadece. Bugün 12 Eylül üzerine konuşmak, yalnızca geçmişi anmak anlamına gelmiyor. Hafızanın nasıl çalıştığını da sorgulamayı gerektiriyor. Toplumlar unutmaya eğilimlidir. Güncel olan, eski acıları hızla örter. Fakat edebiyatın böyle bir telaşı yoktur. Romanlar, şiirler, günlükler ve anılar zamanı yavaşlatır. Unutulmaya bırakılan ayrıntıları yeniden görünür hale getirir. “Anne Kafamda Bit Var” tam da bu nedenle önemlidir. Kitap, okurunu darbe tarihini öğrenmeye değil, onu hissetmeye davet eder. Arşivlerde bulunabilecek bilgilerden çok, insan ruhunda açılan yaralara yaklaştırır.

Tarık Akan, yıllar boyunca geniş kitlelerin zihninde sinema perdesinin yakışıklı jönü olarak yer etti. Oysa bu kitapta kamera çoktan kapanmıştır. Geriye rol yapan bir oyuncudan ziyade yaşadıklarını anlamlandırmaya çalışan bir insan kalmıştır. Belki de kitabı güçlü yapan tam olarak budur. Ün, şöhret ya da yıldız imgesi satırlar arasında erir. Koğuşta herkes aynı duvarın soğuğunu hisseder. Aynı belirsizliğin içinde bekler ve Tarık Akan, kendi yaşanmışlıkları üzerinden 12 Eylül’ün hücrelere attığı binlerce insanın acılarını, korkularını, gördükleri insanlık dışı muameleleri aktarır okura.

“Anne Kafamda Bit Var”ın sayfaları kapandıktan sonra geriye cezaevi anılarından çok daha fazlası kalıyor akılda. İnsan onurunun ne kadar kırılgan olduğunu hatırlatan bir ses… Hafızanın neden vazgeçilmez olduğunu anlatan bir tanıklık… Ve her eylül ayında yeniden sorulması gereken bir soru:

Bir toplum gerçekten ne zaman iyileşir?

Bit temizlendiğinde mi? Yoksa iziyle yüzleşebildiğinde mi?

KAYNAKÇA:

– Akan T. (2023), Anne Kafamda Bit Var, (49. Basım). İstanbul: Can Yayınları.

– Karasu B. (1992), Gece, (2. Basım). İstanbul: Metis Yayınları.

– Nal S. (2007), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarında Türkiye’de İşkence ve İnsanlık Dışı Muamele, Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Yıl 2007, Cilt 15, Sayı 2, Sayfa 145-184.

– Şahin D. (1995), Kriz Dergisi, Cilt 3, Sayı 1, 1995, 26 – 30.

– Oğuzkan, A.F. (2013), Çocuk Edebiyatı, (7. Basım) . Ankara: Anı Yayıncılık.

– Özçelik, K. P. (2011), 12 Eylül’ü Anlamak, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Yıl 2011, Cilt 66 Sayı 1, Sayfa 73-93.

– Özdemir, V. (2022), Ahi Evran Akademi (AEA), Yıl 2022, Cilt 3, Sayı 1, Sayfa 66-81.

– Özkürkçügil Ç. A. (1988), Kriz Dergisi, Yıl 1998, Cilt 6, Sayı 1, Sayfa 21-31.

Paylaş:

Benzer yazılar

Leave a Comment

betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betgaranti
betgaranti
betgaranti
betpark
betpark
betgaranti
betgaranti
betpark
betpark
betgaranti
betgaranti
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betgaranti
betgaranti
betpark
betpark
betpark
betgaranti
betgaranti
SkyProgram
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betgaranti
betnano
betnano
betpark
betpark
betpark
betpark
Betpark
Betpark
Betpark Güncel Giriş
Betgaranti Güncel Giriş
betpark
betpark
betpark
Kolaybet
Kolaybet Giriş
Vdcasino
Vdcasino Giriş
betpark
betgaranti
pendik escort
kartal escort
istanbul escort
casinolevant