DOĞANIN BEKÇİLERİ

-ADANA-
Masmavi denizin içinde yüzerken etrafı kolaçan ediyordu bir balık. Gümüş rengi elbisesi, suyun içine vuran güneş ışığının etkisiyle yanıp sönüyordu. Birden irili ufaklı rengârenk balıklar sıraya dizildiler. Bir geminin altı onlara doğru yaklaşıyordu. Gümüş renkli balık bir ıslık çaldı. Hepsi geminin geçmesi için biraz daha dibe battılar. Yine kimseye zarar vermeden geçip gitmişti bir gemi… Denizin bekçileri her zamanki gibi gerekeni yapmış, denizi bir kez daha korumuştu.
Karada da durum farklı değildi. Bir aslan kükrüyordu. Bir ceylan koşuyordu; ürkek ama kararlı. Hepsi ağaçları yanmaktan koruyacaktı. O gün kalabalık bir grup zevküsefaya dalmış, yiyip içmiş, ateş yakmıştı. Söndürmeden mi gideceklerdi? İhmalden çıkan yangınlardan habersiz miydiler? Yıllanmış bir ağacın arkasına saklanıp izliyordu onları yaban keçisi. Eğer olumsuz bir durum varsa sincaplara haber verecekti. Onlar da baykuşlara, “Haydi, ötün, korucuları buraya toplayın,” diyeceklerdi. Ormanın bekçileri bu işi iyi biliyorlardı.
Bahar gelmiş, ılık hava tüm kırlara, bayırlara oksijen taşıyordu. Rengârenk çiçekler açmış, insanoğluna göz kırpıyordu. Belki de birazdan koparılacak ve koklanacaklardı. Aniden zalim bir el, narin bir çiçeğe doğru uzandı. Uzanmasıyla bir çığlık sesi duyuldu. Bir bal arısı, vızıldayarak o ele iğnesini batırmış, uzanan elin hevesi ise kursağında kalmıştı. Kraliçe arı, muhafızını uzaktan gülümseyerek seyrediyordu. Kraliçe arının bir ordu dolusu bekçisi vardı. Bağların, bahçelerin bekçileri arılardı.
Sıralı dağlar… Bazen ağlar, gözyaşları karla karışır. Tepeler, zirveler bembeyaz oluverirdi. O gün de bembeyaz manzara uzaktan el sallıyor, sanki birilerine hoşça kal diyordu. Bir yandan da bu dağlar fidanlarla dolacak, o küçücük fidanlar büyüyüp ormana dönüşecekti. İki dağ karşılıklı geçmiş, birbirlerine göz süzüyorlardı. Yaz gelmiş, karlar erimiş, iki dağın arasında sesler yankılanıyordu. Dağın biri bir önceki sene yangınla karşılaşmış, o güzelim ağaçlar yanıp kül olmuştu. Karşısında heybetiyle duran dağın bekçiliğini ağaçlar yapıyordu. Onlara kıvılcım düşmemiş, kurtulmuşlardı. Birdenbire bir gürültü duyuldu. Erozyon başlamıştı. Ağaçsız dağ çaresizce salıvermişti toprağı. Aşağıdaki yola kadar sel gibi aktı toprak. Kaç araba, kaç insan, kaç dilsiz canlı kaldı altında, kim bilir? Evet, arkadaşının akıbetine üzülmüştü tabii ki dağ. Ama kendisi, dimdik ayakta duran ağaçlar sayesinde kurtulmuştu. Selleri önleyenin, dağların bekçilerinin ağaçlar olduğuna bizzat şahit olmuştu evren.
Mikroorganizmaları bekçi olarak düşünebilir miyiz? Elbette. Onlar da ölü canlılardan toprağı temizlemez mi? Toprak arınır, kullanılır hâle gelir; bekçilerimiz de kendilerine düşen görevi yerine getirir.
Yunan mitolojisinde de sembolik bekçiler yok mu? Tanrıça Gaia gibi… Doğurganlığı, ekolojik sistemi, toprağın bereketini korur. İnsanlar, hayvanlar, bitkiler; yani bütün canlılar ve çevre arasındaki dengeyi sağlar, denetler. Kısaca adına “Toprak Ana” demişler.
Edebiyatta da “Toprak Ana” teması sık sık kullanılmıştır. Bunlardan biri, Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’dur. Kaleme aldığı “Toprak Ana”, II. Dünya Savaşı sırasında üç oğlunu, kocasını ve gelinini cephede kaybeden Tolganay adlı bir annenin hikâyesidir. Tolganay, tüm acılarını, çaresizliklerini ve özlemlerini konuşabildiği tek sırdaşı olan Toprak Ana’ya anlatır. Toprak, insanlığın acılarına tanıklık eder; kayıplar karşısında hayatta kalabilme gücünü ve sabrını verir. Toprak Ana, tüm evrenin bekçisidir.
Ve biz insanlar, en büyük bekçiler… Elbette doğanın bekçileri sayılamayacak kadar çok; ama insanoğlu en önemli bekçi. Ağaçları, ormanları, ekolojik sistemi, hayvanları, bitkileri, arıları, böcekleri, çiçekleri, iklimi, suyumuzu koruyacak bizleriz. Doğanın yılmaz bekçileriyiz. Durmak yok; haydi, öyleyse iş başına!


🌲🌴🌳🐦🪴🌺💛💙