EDEBİYAT RÖPORTAJ 

SICAK BİR ADANA YAZINDA “İNCİRLİK” OKUMASI: TAÇLI YAZICIOĞLU İLE SÖYLEŞİ


Bundan beş-altı yıl kadar önce Taçlı Yazıcıoğlu’nun öncelikle Adana’da doğmuş bir yazar olarak dikkatimi çekmiş olduğunu anımsıyorum. Bir roman yazmış, o roman iyi bir yayınevi tarafından yayınlanmıştı.

O roman, ‘Hep Sondan Başlar’, bir ilk roman olmasına rağmen kurgusuyla, hikâyesiyle, yarattığı karakterler, akıcı üslubu ve ince mizahıyla çok şey vadediyordu. Nitekim kısa süre içinde dört baskı yaparak başarısını perçinledi. Taçlı Yazıcıoğlu’yla 2021’de, pandemi zamanı bir söyleşi yapmıştık. O sırada her şey Zoom’dan gerçekleşiyordu. ‘Hep Sondan Başlar’da Adana’yı ister istemez gözüm aramıştı ama onun Adana hakkında yazdıklarını okumak için biraz daha beklemem gerekecekti.

Bunlar aklımda, ‘İncirlik Yazı’nı biraz çekinerek elime aldığımı anımsıyorum. Bu kez beni bekleyen, ilk romanda olduğu gibi aşkın hikâyenin de kalbine oturduğu ama aşktan cinayete evrilen farklı bir romandı. Üstelik olay çok iyi bildiğim yerlerde geçiyordu. Her ne kadar Adana’da doğmasam da çok uzun yıllardır bu şehirde yaşamak, burada öğrenci yetiştirmek, beni de biraz Adanalı yaptı. Bu da romanı bir Adanalı gibi de okumamı sağladı. Romanın tarihsel zamanının benim genç bir öğretmen olarak Adana’ya geldiğim yılın biraz öncesine denk gelmesi heyecanlandırdı başta. Sonra ‘İncirlik Yazı’ dilinin duruluğu, üslubunun akıcılığıyla sürükleyip götürdü 1980’li yılların Adana’sına.

Adana, edebiyatımızda İstanbul’un baskınlığını kırabilen nice roman üretmiş bir kent. Çukurova ya da Adana edebiyatının en önemli özelliği yerelden evrensele uzanabilen bir anlayışı simgelemesidir. Kısa bir süre içinde ikinci baskısını yapan ‘İncirlik Yazı’ sadece Adanalıların ilgisini çekmeyecek tabii ama Adana’yı bilen birinin soruları farklı olacaktı.

Taçlı Yazıcıoğlu’yla bu sefer ilkin Çukurova Kitap Fuarı’nda yüz yüze bir söyleşi gerçekleştirdik. Bu, roman hakkında yapılan ilk söyleşi olduğundan, bunun da yazar için önemini bildiğimden sorular için epeyce kapsamlı hazırlanmıştım. Bu söyleşinin transkripsiyonu elime geçtiğinde, fuardaki söyleşide zamanımız kısıtlı olduğundan soramadığım birkaç soruyu daha eklemek istedim ve yazarla tekrar buluştuk.

Taçlı Yazıcıoğlu – Neşe Apaydın | Çukurova Kitap Fuarı

“KEMALLERDEN” SONRA ADANA’DA GEÇEN BİR ROMAN YAZMA CESARETİ

– ‘İncirlik Yazı’ ile ilgili konuşulacak çok fazla ayrıntı var. Konuşacaklarımızın ne kadarı sığar bilemiyorum ama şuradan başlamak istiyorum: ‘Hep Sondan Başlar’ın başarılı çıkışı ‘İncirlik Yazı’nın yazılış sürecini etkiledi mi? Romanın yazılış hikâyesini Son Baskı okurları için anlatabilir misiniz?

Öncelikle çok teşekkür ederim. İlkin şunu söyleyeyim hemen: İkinci romanı bir roman yazarı olarak yazdığım için, çok daha zorlu geçecek bir çalışma bekledi beni, bu yüzden biraz daha uzun sürdü yazması. ‘Hep Sondan Başlar’ı yazarken daha özgürdüm. Bu sefer aşmam gereken bir eşik vardı.

Doğum yerim, büyüdüğüm ve liseyi bitirene kadar yaşadığım, sonrasında kâh ailemi ziyaret kâh özlediğim için sık gelip gittiğim Adana, benim kişiliğimin ve hayallerimin önemli bir kısmının oluştuğu yerdir. Bir yazarın hayal dünyasının çoğunu okudukları şekillendirir. Bu açıdan da bakarsak ortaokul, lise ve üniversitenin, on-on iki yıl süren öğrenciliğinin üç aylık yaz tatillerini düşününce, yaşamımda belki en çok roman okuduğum yer, yine Adana’dır. Sıcak ve edebiyat bunlardan dolayı benim için herhangi bir yazarınkinden muhakkak daha bağlantılıdır. ‘Anna Karenina’ ya da ‘Demirciler Çarşısı Cinayeti’ derseniz, on dört yaşımda uykusuz kalarak okuduğum Adana’nın o sıcak yaz gecelerini anımsarım. Benzer örnek çok. On beş yaşında ‘Bülbülü Öldürmek’i İngilizce ders kitabımız olarak okurken ve ondan sınavlara girerken aynısını yapmayı hayal etmemiş olamam. ‘İncirlik Yazı’nda Alabama’ya verilen selam tesadüf değil.

Romanların birçoğunun yazılış hikâyesi o romanlar kadar ilginçtir. ‘İncirlik Yazı’ da bunlardan biri sanırım. Tıpkı sizin sorduğunuz gibi o kadar farklı koşullarda başladı ki, her ne kadar ‘Hep Sondan Başlar’ çok okunup sevilse de roman yazmayı ikinci romanda öğrenmişim gibi hissediyorum. Bu sefer hem bir roman yazarı olarak önümde aşmam gereken bir çıta vardı hem de romandaki isimleriyle “Kemallerden” sonra Adana’da geçen bir roman yazma cesaretini hiç yitirmemem gerekiyordu. 2020 yazıydı, hepimizi derinden etkileyen pandemi zamanları.

Bir gece yarısı, hep bir şimşek çakmasına benzettiğim o şiddetli ilham ânını –hem de Adana’da– yaşamasaydım ve hikâyeye tutkuyla bağlanmasaydım, yazmam çok zor olacaktı. Bir ilham bekleyerek yazan bir yazar değilim, bir rutinim var ama bunu yaşamak sahiden de olağanüstü bir deneyimdi. O âna vefa olarak roman 6 Haziran gece yarısı başladı.

– İlk hangisi geldi aklınıza? Karakterler mi, hikâye mi?

Aklıma ilk David, Cemal ve Alin geldi diye anımsıyorum – saniyelerle ölçülecek bir andı. Sonra hikâye, cinayete kadar olan kısmın bir bölümü… Bir aşkın olduğunu, bir cinayetin işleneceğini biliyordum ama katilin kim olduğunu ben de ancak romanda o yere kadar yazınca öğrendim ve çok şaşırdım. Notlarla değil, bir sonraki cümlenin ne olacağını bilmeden şaşırarak ve merakla yazıyorum ben.

“HATIRLAMANIN BİR LÜKS OLDUĞU ZAMANLARDA YAŞIYORUZ”

– İlk romanınız ‘Hep Sondan Başlar’da bizi anıların kurgusal olduğuna inandırmıştınız. Şimdi ‘İncirlik Yazı’nda güncelerden yola çıktığınızı söyleyerek kurgusal olmayan bir roman gibi anlatıyorsunuz. Hatırlama, unutma ve aşk sizin ana konularınızdan biri. Kurgu için belirli bir yol izliyor musunuz?

İyi hikâye anlatıcılarının olduğu bir aileden geliyorum. Çocukluğumun yazlarının bir kısmı dedemin masallarını, Toroslardaki definecilik anılarını dinleyerek geçti. Hikâye yazmak, yaşamı kurgulayarak hissetmek ve hayal kurmak o zamanlardan beri ayrılmaz bir parçam. Bundan dolayı, kurgu, hikâyenin kendisi benim için en doğal gelişen, oyun gibi bir süreç. Oyun oynarken zilin çalması gibi hissediyorum bilgisayarımın başından ayrıldığımda. Hatırlamanın bir lüks olduğu zamanlarda yaşıyoruz. Bunları kurguya ekleyebildiğimde oyunum daha eğlenceli bir hal alıyor. Aşk tüm kimyamızı değiştiren bir hal… İlk aşk hele yaşam boyu unutulmaz izler bırakıyor, unutulmuyor. Bunun hakkında çok düşündüğüm her iki romanımda da bu temanın ortaya çıkmasından belli sanırım. Bazı şeyler unutuluyor, ilk aşk asla.

– Adanalı bir kadın romancı olmak, başarılı bir kadın yazar olmak yazarken nasıl bir sorumluluk yükledi size?

Geçtiğimiz yıllarda kendi lisem dâhil katıldığım birçok söyleşide, bugüne kadar yayınlanan birçok güzel öyküye rağmen, kız öğrencilerin Adana’yı hâlâ erkek gözünden okuduklarını anlatmaları ve bundan şikâyet etmeleri o ilhamın tetikleyicilerinden olabilir. Ben büyürken örnek alacağım Adanalı kadın bir romancı yoktu. Bu uzunca bir süre böyle devam etti. Önceden konuşmuştuk, ben romanlarımı ne birer proje olarak görüyor ne de öyle yazıyorum ama bir kız çocuğunun gözünden yazılmış bir Adana romanı okumamış olmak beni cezbetmiştir mutlaka; belki de yazılmış ama bana rastlamamıştır.

Burada ortaya çıkan sorulardan biri şu olabilir: Bir roman ne zaman yazılmaya başlanmıştır? Her ne kadar ilk romanımı yazmaya 2016’da başlasam da ondan on yıl önce, 2006’da yayınlanmış ‘Adana’ya Kar Yağmış’ derlemesinde (Der. Behçet Çelik) yer alan ‘Portakal Çiçeği Kokusu, Yaşar Kemal Haseti, Nafile Adana Erkektir’ isimli  anı-öykümde yazdıklarıma bakacak olursak onu bile bir başlangıç olarak kabul edebiliriz.

– O anı-öykünüzde Adana kadınlarının kendi sesinin olduğunu söylüyordunuz.

Kadın yazar-erkek yazar ayrımını yetenek açısından asla yapmam ama kadınların uzunca bir süre rol modeli olarak alacağı yazarların erkek olduğunu ve Virginia Woolf’tan Suat Derviş’e zor koşullarla mücadele ettiklerini siz benden iyi bilirsiniz. Erkek kahramanlarımla diyaloga geçmekten, onların sesiyle konuşmaktan çok mutluyumdur aslında, ‘Hep Sondan Başlar’daki Suat ve Timur’u anımsarsınız. Kadın sesinden kastım öncelikle kadınlara yazma cesareti verecek örneklerin çoğalması, bu bağlamda seslerinin, yani kelimelerinin, kitaplarının daha çok çıkmasıydı. Daha çok öykü ve roman yazılmasıydı.

Ortaokuldayken yaşamının bir kısmını Adana’da geçirdiğini o sıralarda bilmediğim Füruzan’ın o benzersiz tarzını okumak ve sonra yine hayranlık beslediğim Harper Lee’nin aslında bir kadın olduğunu öğrenmek benim için dönüm noktalarıydı. Bunlar bir erkek üzerinden tanımlanmayan muhteşem yazarlardı, sonra başkaları da oldu tabii ama o zamana dönecek olursak, iki binlerin başına kadar Adanalı hiçbir kadın yazar okumamıştım, belki ben kaçırmışımdır. Küfürleriyle ünlü Adana dilinin eril bir kültüre ait olması ve bunun bence hâlâ değişmemesi, o anı-öykümde değindiğim konulardan biriydi – bugün şehrin cadde isimlerine bir bakın. O kız çocukları benim gibi hep erkek isimli caddelerde büyüyor.

Yaşamımın çoğunu İstanbul’da geçirsem de, dünyanın farklı şehirlerinde yaşasam da, yayımlanan ilk öykümden itibaren her fırsatta Adana’da doğduğumu vurgulamamın sebebi buydu. Kız çocukları daha cesur olsun. Kadınlar daha çok yazsın, hepsi kendi sesini arasın, tabii. Bunun giderek arttığını görüyorum, bu çok sevindirici. Kültür yazarak, belleğin kelimelere dökülmesiyle gelişir. Bu biricik Adana kültürünü her gözden, her sesten dinlemeliyiz.

– Sanırım bundan ötürü roman “Ses… Ses… Ses…” başlığını taşıyan bir öndeyişle başlıyor. Öndeyiş özellikle Adana’nın neredeyse kendisinden bile ünlü olan, az önce söylediğiniz, hayal dünyanızı kurmanızı sağlayan sıcağına bir övgü. Bu sıcak, sahiden de hiçbir yerin sıcağına benzemeyen, ancak Adanalı olanların, Adana’da yaşayanların anlayabileceği bir sıcak. Sizin sözlerinizle “Dost olmaz, ancak dost tutulur” cinsten.

Evet, orada kendi dilimi kurmaya çalışırken üzerinde bir hayli çalıştığım bir ses denemesi var sahiden. Kendi sesimin Kemallerinkinden farklı olması gerekiyordu ama malum, sıcak, aynı sıcaktı. Uzun yıllardır Adana’da yaşayan biri olarak sıcak hakkında konuşmanın gündelik yaşamın nasıl bir parçası olduğunu siz iyi bilirsiniz. O hakkında kitaplar yazılmış sıcağı benim de anlatmam, o sırada da bir ses kontrolü yapmam gerekiyordu. Yaparken bir baktım ki tıpkı sahnede mikrofonla ses kontrolünün yapılması gibi bir duygu içerisindeyim, ondan ötürü, ses, ses, ses…

Birçoğunun aksine sıcakla dostumdur ben. Sıcaktan kolay kolay şikâyet etmem. Hatta etmeyince, “Adanalısın, ondan” derler, oysa kardeşim benim gibi değildir. Adanalılığın bunun gibi kültürel kodlarımıza işlemiş çok yönü vardır.

– Taçlı Yazıcıoğlu –

– Romanda “Göl Gibi Zaman” (3 Mayıs 1995) başlıklı ilk bölümde kente bir avukat geliyor. “Impala” başlıklı ikinci bölüm Eylül sonu 1966 tarihini taşıyor. Sonra da “O Haziran” bölümünde 1983 yılına atlanıyor. Romanın bundan sonraki hikâyesi de 1983 Haziran’ında geçiyor. Aynı zamanda ‘İncirlik Yazı’na da zaman akışı açısından baktığımızda ‘Hep Sondan Başlar’da olduğu gibi sondan başlıyorsunuz. Bu tarihlerin ve tarzın özel bir sebebi var mı?

Tarihlerin özel sebebi var evet ama diğerini siz sorunca fark ettim. Bu bir tesadüf ve sahiden de ilginç. Sadece şunu söyleyebilirim, her iki romanımda da ilk bölümler sonradan şekillendi. Anlaşılan, hikâyeyi anlatmaya hemen başlayamıyorum. Önce bir şeylerin olması gerekiyor ve baktığım yer hep retrospektif, geçmişe doğru oluyor. Bir ilham anından söz etmiştim, roman o âna vefa olarak tam 6 Haziran gecesi başladı ama hangi yılda geçeceğine uzun araştırmalar sonunda karar verebildim. Bu sayede kurgu da netleşti. 1983, İncirlik’in kaderinin değiştiği zamanlardan biri ama 1966’daki olayı anlatmasaydım – ki o bir mahkeme kaydından alınmıştır romanda da yazdığı gibi – bence kurgu tam olmayacaktı. Impala, sadece Impala değildir. Bir taraftan da seneler süren bir araştırma yapıp sonra ondan sadece birkaç cümleyle söz etmek ilkin haksızlık gibi gelmişti ama bir tarih kitabı değil, roman yazıyordum. Hikâyeye bağlı kalmak istedim.

AMERİKAN ÜSLERİNİN BULUNDUĞU ŞEHİRLER

– Romanda Adana hem bir mekân hem de bir karakter olarak var. Biz Çukurova’nın doğasını Yaşar Kemal’le tanıdık, sevdik. İşçilerinin, yoksul semtlerin insanlarının yaşamına Orhan Kemal’le tanık olduk. Siz bambaşka bir dönemini anlatıyorsunuz Adana’nın. Bu “bambaşka” Adana, daha önceden yazılmamıştı sanırım.

Adana bir roman kahramanıdır. Feodal yapının sanayi toplumuna dönüştüğü, o arada sermayenin birikip ülkenin zenginlerini yarattığı, birçok etnik yapının bir arada yaşadığı ve bunların hepsinin birbirine karışıp benzersiz hikâyeler çıkardığı bereketli bir coğrafya olan Çukurova’nın kalbidir Adana. Roman kahramanı ya da sinema oyuncusu olmaya çok yakışır. Romanın başındaki Edip Cansever dizesinin söylediği gibi çocukluğumuz tüm yaşamımız boyunca taşıdığımız en benzersiz anıların olduğu zamandır. Bu benim için de böyle. Hep böylesi büyülü bir coğrafyada büyüdüğüm için kendimi şanslı saymışımdır.

Bu benzersiz yerler zamanda biricik bir tarih de ortaya çıkartmış. İki yüzyılı aşkın kısmını bir hayli detaylıca çalıştığım bu tarihte aklıma gelen ilk sorulardan biri İncirlik’in neden Adana’da kurulduğuydu. Bunun cevabını ararken neler neler buldum, bir kısmını romanda yazdım. “Kemaller”, Adana’dan İncirlik kurulmadan önce ayrılmışlar, zaten yazacaklarını yazıp koca bir edebiyatı yaratmışlar.

Adana Amerikalılar yüzünden dünyada küreselleşmeyi de ilk yaşamaya başlayan şehirlerden biri. Ne bunun üzerinde bir çalışma ne de İncirlik’in şehir üzerindeki diğer etkilerinin anlatıldığı bir roman okudum şimdiye dek. Fakir Baykurt, ‘Amerikan Sargısı’nda Ankara’daki üsse biraz değinir. Bundan dolayı romanda kendisine selam vardır, Hikmet ve İsmail, Amerikan sargısının neyi saracağını konuşurlar.

Bu hikâye Amerikan üslerinin bulunduğu diğer şehirlerde de geçebilirdi, İzmir’de, Ankara’da ya da Almanya’daki Friedberg, İtalya’daki Vicenza ya da Güney Kore’deki Seul’de de… Sadece Alman edebiyatında bu konuya biraz değinilmiş ama dünya edebiyatına bakarsak hep yok farz edilmiş olgular bu Amerikan üsleri. Tıpkı Adana’da olduğu gibi hep yokmuş gibi yapılmış.

Bugüne dek neden edebiyatın bu konuyu çok işlememiş olduğu bence çok önemli bir soru. Roman işbirlikçiliğinin boyutlarının da olabileceğini anlatıyor. Bazen yokmuş gibi yaparak, sessiz kalarak da düzeni destekleriz. Bunun ismi İncirlik olur ya da başka bir şey. Sanat başkaldırmak zorundadır.

Belgi’nin babası ve Hikmet Abi’siyle gittiği Esendam da böyle bir yazlık sinemaydı.

– 1980’li yıllar bütün Türkiye’nin olduğu gibi Adana’nın da sosyoekonomik, sosyokültürel yapısının değiştiği yıllar. Yazlık sinemalar, boşboşcular, mahalle içindeki oduncular, şalgam, eskimo satıcıları, aşlamacılar, damlarda cibinlikli yataklar… Amerikan kotları, Converse ayakkabılar giymek… Adana’nın önemli mekânları o yıllara damgasını vuran: Sun Sineması, Mavi Köşe Pastanesi, Yolgeçen Kitabevi… Yaşam pratikleri Yolgeçen’den kitap ve dergi almak, plaklardan müzik dinlemek, videoculardan kaset kiralamak, belirli saatler arasında yayın yapan televizyondan dizi izlemek, haftanın günlerini bile dizilerin yayın günlerine göre tahmin etmek, hatta adlandırmak, merak edilen bilgileri Meydan Larousse’tan okumak, Yarbaşı Karakolu ve tabii İncirlik Üssü’nü bunların içine katan, romanı sahici yapan pek çok ayrıntı var. Bütün bunların on bir yaşında bir kızın gözünden anlatılması roman edebiyatımızda sık rastladığımız bir seçim değil. Bir yetişkinin çocukluğu kurgulaması zordur bilindiği gibi. Bu arada şunu eklemek istiyorum: Bence Belgi şimdiden Türk romanının en sevilen ve unutulmaz çocuk karakterlerinden biri oldu. Romanı okuyanlardan onu sevmeyen yoktur sanırım. Belgi’yi, yani on bir yaşında bir kız çocuğunu kurgulamanın, ona hayat vermenin ne gibi zorlukları vardı?

Belgi’yle senelerce konuştum, arkadaşlık ettim. Onu sevmesem bunu yapmam kolay olmazdı. Düşünün ki sevmediğiniz biriyle zaman geçirmek zorundasınız. Onu anlamaya, onun gibi düşünmeye çalıştım. Kolay olmadı. Çıkış noktam kendi on bir yaşımdı tabii. Birçok açıdan farklı bir on bir yaş geçirdim ben. Önce ailemle üç yıllığına Adana’dan ayrılmak, sonra da kendi başıma dönmek zorunda kaldığım bir dönemdi. Babam milletvekili olmuştu. Ailem Ankara’da yaşıyordu. Adana Anadolu Lisesi’ni kazanıp bir yıl Adana Kız Lisesi’nin yatakhanesinde kalmış, kırk kişilik yatakhanelerin duvarlarında cirit atan cardonlarla arkadaşlık etmiş, Ankara-Adana otobüslerinde çile doldurmuştum. Ankara’da Adana hasreti, Adana’da aile hasreti çeken bir çocuktum ben o yaşlarda. Tüm bu hasret, hatırlama ve unutma alışılagelmişin aksine küçük yaşlardan beri hayatımda. O sıralarda neler düşündüğüm, neleri hatırladığım ve unutmak istediğim hep aklımda. Belgi ve Alin bunlardan beslendi, benzer yaşlarını kısa bir süre önce geride bırakan kızımdan da.

Hikmet dışarıda beklerken Vildan’ın koşar adımlarla indiği Adana Kız Lisesi’nin altmışlardaki orijinal merdivenleri

– Neden Belgi’nin gözünden, bir çocuğun gözünden anlatmak istediniz hikâyeyi? Bunun özel bir sebebi var mıydı?

Belgi o ilham ânıyla birlikte geldi bana, onu bilinçli olarak seçmedim. Diğer taraftan da tıpkı onun gibi yetişkin romanlarını okumaya başladığım, Adana-Ankara hattında çileli yolculuklarla ve gözyaşlarıyla geçen on bir yaşımdan ya da ‘Bülbülü Öldürmek’ten bu yana ben bir çocuğun gözünden bir hikâyeyi anlatmayı istiyordum bence. Kahramanımın bir şeyleri anlamaya çalışması ve anlayamaması gerekiyordu. Bunu bir yazım tarzı olarak seçmek kolay değildi. Bu yüzden üç kez sil baştan yazdım – roman yazmak sahiden de anlatıcıyı seçmek demekmiş, bunu anladım. Bir yandan da “Kemaller”in yazmadıkları Adana’yı onların kullanmadıkları bir anlatıcıyla anlatmayı istemiş olabilirim içten içe ama söylediğim gibi bu planlı gelişen bir süreç değildi. Romanların hikâyesini yazdıktan sonra esas her bir cümleyi defalarca kurduğum, metnin ritmini yakalamaya çalıştığım dil işçiliği başlıyor ve bu çok daha uzun sürüyor ta ki kelimeler istediğim şarkıyı söyleyene kadar.

DÖŞEME VE ZİYAPAŞA’NIN ZITLIĞI

– “Neden Ziyapaşa Caddesi’nin arka tarafları ile Döşeme Mahallesi arasında kalan bir yer? Neden 303 Sokak ile Belgi’nin numarasını bir türlü öğrenmediği sokağın kesiştiği noktadaki Esen Apartmanı?” diye sorsam…

1983 dönüm noktası demiştim. O yılın Mayıs’ında Amerika’dan darbecilere gelen yardımlarla İncirlik’in kaderi değişiyor. İran Devrimi’nden sonra boşta kalanlar da var. İncirlik’te daha çok asker istihdam ediliyor. Hem gerçekten yer olmadığı için hem de üssün varlığının benimsenmesi için daha çok Amerikalı şehirde yaşamaya başlıyor.

Bunu hatırlayanlar hâlâ çok ama yazan yok. Tıpkı 303 Sokak’taki oduncu gibi. Hiçbiri unutulmasın istedim. Olaylar benim başımdan geçmedi ama buralar benim de büyüdüğüm yerler. Değiştiler ama benim için hâlâ oradalar. Sanat hafızayı korumak için de vardır, biliyorsunuz.

Döşeme ve Ziyapaşa, biliyorsunuz bugün bile iki farklı semttir, yan yana olsa da değişik sosyoekonomik katmanların yaşadığı ve bambaşka tarihlere sahip olan. Bu sahiden de “Batı Yakası Hikâyesi” gibiydi. Çağrışımlarla yazıyorum ben ve o sıcak Adana yazlarında izlediğim bu tür filmler benim de aklımdan hiç çıkmadı. ‘Hep Sondan Başlar’daki kurguda önemli bir rol oynayan Ingrid Bergman ve Cary Grant’in başrolünde olduğu “Indiscreet” de bu şekilde.

– Taçlı Yazıcıoğlu’nun iki romanında da romandaki yan karakterlerin ana karakter kadar etkileyici ve ete kemiğe bürünmüş olduklarını gördüm. İncirlik Üssü’nde tercüman olarak çalışan baba, İsmail; İngilizce öğretmeni İstanbullu anne, Vildan; on altı buçuk yaşında olan lise öğrencisi abla, Alin. Hikmet Abi, Binnaz, Mümtaz Bey, Cemal, David, Salim… Hatta Yarbaşı Karakolunda sadece bir bölümde tanıdığımız komiser. Roman yazmak, hem hikâye anlatmak hem de karakter yaratmaktır. Bunlara ek olarak ‘İncirlik Yazı’nda tarihini bildiğimizi sandığımız bir şehre bambaşka gözlerle bakıyoruz. Söyleşinin bu bölümünde bu konuya odaklanmak istedim. Roman otobiyografik malzemeyle kotarılamayacak ölçüde 1980’li yıllara dair önemli ayrıntı içeriyor, bir çocuğun bilincinden de olsa… Özellikle İncirlik’le ilgili ilginç ayrıntılar var; kentin sosyoekonomik, sosyokültürel değişimiyle ilgili pek çok ayrıntı. Bu bilgileri nerelerden derlediniz? Nasıl bir ön hazırlık dönemi geçirdiniz?

Bu saptamanız çok önemli benim için. Az önce söylediğim gibi, çok iyi bildiğimi sandığım bir tarihi aslında bilmediğimi anlamak bir sürprizdi. Sonrasında da her araştırmada olduğu gibi bilgi bilgiyi açtı. Darbe, sıkıyönetim zamanını ağırlıkla gazete arşivlerinden gün gün çalıştım. Romanın geçtiği o üç haftanın televizyon programlarını ezbere bildiğimi söyleyebilirim artık. Hep pamuk ve narenciyeyle bağdaştırılan Çukurova tarihinin nasıl dallanıp budaklandığını ve aslında hepsinin nasıl okaliptüse bağlandığını öğrenebilmek için sayısız kaynağa başvurdum, oysa bu romanda sadece birkaç cümleyle geçer. Amerikan üslerinin tarihi de keza öyle. Şunu söyleyebilirim, roman yazıldığı müddetçe araştırma da devam etti sayılır. Hep Adana’nın kendine has dilini araştırıp araştırmadığım soruluyor. Araştırmadım. Doğup büyüdüğünüz şehrin dilini de öğrenirsiniz, hele ki gözlem gücü yüksek ve hafızası kuvvetli bir çocuksanız. Ayrıca Adana’ya ben hâlâ gelip gidiyorum, yeni yerlerini pek bilmesem de, seksenlerin diline de kültürüne de hâkim sayılırım.

İNCİRLİK BİR “YOKYER”; HEM VAR HEM YOK

– İncirlik romanda önemli bir figür ama roman kişilerinin İncirlik’te yaşadığı bir olay yok. Belgi’nin babası İncirlik’te tercüman olarak görev yapıyor. İncirlik’in Belgi’nin bilincinden yansıyan etkilerini fark ediyoruz sadece. Romanın adı İncirlik’in kentin üzerindeki etkisini vurgulamak için mi seçildi?

İncirlik birçok şeyi kapsayan bir gölge gibidir Adana’da. Herkes varlığını bilir ama yokmuş gibi yapar. Sorsanız farklı şehirlerde yaşayanlara, İncirlik’in Adana’dan uzaklarda bir yerde olduğunu bile düşünürler. Bunun altmışlarda böyle olmadığını okuyoruz romanda, doğdukları anda üssü görenler yüzünden giderek doğal, şehrin bir parçası gibi kabul edilmeye başlanmış. Ünlü pavyonların gedikli müşterileri olmalarından markalarla Amerikan tarzı tüketim toplumunun ilk örneklerinin yaratılmasına kadar İncirlik’in şehrin tarihinde önemli bir yeri var. Bugün dahi yokmuş gibi yapılan bir yer orası. Amerika’da benim İncirlik’in bulunduğu bir şehirde doğup büyüdüğümü duyanların beni teselli etmeye girişmesi ya da ummadığım yerlerde Amerikalı hemşerilerimle tanışmam, o en başta söz ettiğim anı-öykümü ve romanı doğuran ilginç olayların birkaçı sadece. İncirlik bir “yokyer”, hem var hem yok.

– Belgi’nin ailesi de ilginç. Anne baba üniversite mezunu… Anne İngilizce öğretmeni, İstanbullu… Baba İncirlik’te tercüman, Adanalı, Döşemeli. Baba eğitimli ve demokrat biri… Ama kızdığı zaman Belgi’nin tabiriyle “Adanaca” konuşuyor. Babanın gölgesi ağır da olsa çocuklar üzerinde annenin etkisi daha fazla diye düşündüm. Annenin İstanbullu, babanın Adanalı olmasının sizin için özel bir nedeni var mıydı?

Evet, bu sayede Adana’ya hem dışarıdan hem de içeriden bakabildim. Çocukların yetişmesinde annenin yeri genel olarak biraz daha fazla diye düşünürüm, birebir çocukla geçirilen zaman daha çok olduğundan. Bu ailede kaçınılmaz bir İstanbul-Adana karşılaştırması var, bu sayede dilden tutalım alışkanlıklara kadar tüm zıtlıklar daha fazla ortaya çıkıyor. Belgi babasına hoş görünmek için dilini Adanacaya çeviriyor ama bunu anneannesinin yanında yapması yasak. Tıpkı Ziyapaşa ve Döşeme gibi sizin de eminim öğrencilerinize çok söz ettiğiniz, hikâyeleri besleyen karşıtlıklar bunlar.

BELLEĞE SAHİP ÇIKMAK

– Siz dergilere denemeler de yazıyorsunuz. Nostalji ile ilgili de çok yazınız var. Adana ve nostalji dersek aklınıza ne gelir?

Unutmak ve hatırlamak birçok kişinin aksine beni çocukluğumdan itibaren yakalayan bir ikilem… Bunun izlerini iki romanımda da görebiliriz. Nostalji bunlardan ötürü çocukluğumdan itibaren yaşamımda önce kişiliğimin bir parçası olan ama sonra kurtulmaya çalıştığım bir duygu. Örneğin eskiden doğduğum evi ziyaret edemezdim, artık edebiliyorum. Ben çoğu kişi gibi bir hastanede değil, gerçekten bir evde doğdum, hatta o zamanlar epeyce virane olan, şimdi restore edilmiş, eski adliyenin karşısındaki Doktor Eşref Akman Konağı’nın ikinci katında dünyaya geldim. Ön taraf avukat anne babamın yazıhanesi, arkadaki iki oda da evimizdi. Evimizin açıldığı merdivenle inilen minik avluda oynardım. Avlunun bir duvarla ayrılmış diğer yarısında Fekeliler Kahvesi vardı. Siyah beyaz fotoğraftaki gibi bir yerdi o zamanlar. Sonra on yaşında Büyükada’da restore edilmiş güzelce bir konakta kalırken bizimkiyle kıyaslamıştım. O en başta sorduğunuz İstanbul-Adana karşılaştırması hep vardı bende.

Adana’ya en son gittiğimde yine ziyaret ettim evimizi, fotoğraflar çektim. Şimdi Adana Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Müdürlüğü olmuş, bana farklı açıdan bağlanmış. Restorasyonda binanın iç merdivenlerinin yerini değiştirmişler. Aslını hatırlayabilecek az sayıda insandan biriyim. Ben anlatmazsam unutulur diye korktuğum ‘İncirlik Yazı’ndaki birçok olay gibi eski evimiz hakkında da konuşmak ve “Hayır, bizim evimizde iç merdivenler girdiğinizde sağ taraftaydı” ya da “Amerikan Pazarı’nın yerinde sahiden de bir oduncu vardı, arkasında da okaliptüsler” demek istiyorum. Bunlara benzer çok anekdot var. Belleğe sahip çıkmak bence çok yönlü, hem kişisel hem de toplumsal. ‘İncirlik Yazı’ da bunun uzantılarından biri benim için.

Taçlı Yazıcıoğlu’nun dünyaya geldiği ev | Dünü ve bugünü

– Yazılarınızdan biri de Varlık dergisinin Nisan 2025 Bellek Adana dosyasında yayımlandı. Adana müzikleriyle ilgili ilginç bir yazı. Gelecekte yazacaklarınızda yine Adana olacak mı? Ya da şöyle sorayım: Çalışma masanızda daha neler var?

Tıpkı en başta söylediğim anı-öykümün yayınlandığı ve Behçet Çelik’in derlediği ‘Adana’ya Kar Yağmış’ gibi şehrin kültürünü yansıtan çok önemli bir dosya oldu bu. “Arabesk’ten Rock’a Suya Akan Seslerin Şehri” isimli yazımda söz ettiklerimin birçoğunu bazıları ilk kez duymuş. Nedense Adana ve müzik ilişkisi, halkevlerinden tutun arabeskin doğum yerlerinden biri olmasına, bunlar pek konuşulmaz. Halkevleri deyince, o yazının araştırmasını yaparken Dergipark’taki bir makalede annem ve babamın, Fetva – Oğuz Yazıcıoğlu’nun, genç birer avukatken halkevinde bir münazaraya katıldığını öğrendim. Bu benim için benzersiz bir keşifti. Bu tarihi araştırmak kendi yaşamımı da anlamlandırmak demek oldu.

Adana biricik tarihinin yarattığı kültürle tüm ülkenin de kültürünü değiştirmiş bir şehirdir. Adana’yla ilgili yazdığım ilk anı-öykümden bu yana yirmi yıl geçmiş. Bu arada Adana’nın yetiştirdiği öncü kadınlardan biri olan Makbule Dıblan araştırması dâhil çeşitli yazılar ve bir de roman yazdım. Son beş yılımın çoğu Adana hakkında okuyarak ve yazarak geçti. Şu an açıkçası bir süre Adana yazmazmışım gibi geliyor ama içimden çıkar mı Adana? Bu mümkün değil.

– ‘İncirlik Yazı’nın bir kahramanı da Adana… Ama roman bizi Çukurova edebiyatının diğer örnekleri gibi yerelden evrensele götüren çok katmanlı bir yapıya sahip… Farklı okurlar, farklı yönlerine odaklanıp onları öne çıkaracaktır zamanla. Hemen sıcağı sıcağına okuyup bir “Batı Yakası Hikâyesi”nin tadını alanlar da olacak, Adana’yı anlattığını, hatta kenti tanıtma misyonu taşıdığını düşünenler de. Zamanla daha derin okumalar yapıldığında fazlasını içerdiğini tespit edenler de… Artık “Adana’nın kadın sesleri” daha çok duyulsun.

Hayallerimden biri de bu. Çok teşekkür ederim.

Paylaş:

Benzer yazılar

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
holiganbet
holiganbet
betnano
avrupabet
tophillbet
tophillbet
bahiscasino
rinabet
vaycasino
vdcasino
vaycasino
betpark
betgaranti
vaycasino
vaycasino
betpark
betpark
betgaranti
betgaranti
romabet
romabet
betnano
noktabet
sekabet
sekabet
sonbahis
sonbahis
ultrabet
ultrabet
nitrobahis
nitrobahis
winxbet
yakabet
batumslot
batumslot
galabet
galabet
betplay
betplay
vaycasino
betpark
galabet
galabet
galabet
betamiral
betamiral
betgaranti
vaycasino
betpark
galabet
betgaranti
vaycasino
galabet
galabet
betpark
tophillbet
tophillbet
Betgar
Betgar
Betgar
betnano
galabet
norabahis
norabahis
betnano
betnano
betasus
norabahis
nitrobahis
noktabet
betvole
betvole
betkolik
betkolik
betkolik
yakabet
betasus
betnano
romabet
yakabet
queenbet
queenbet
betnano
winxbet
betamiral
livebahis
grandpashabet
wojobet
wojobet
grandpashabet
norabahis
norabahis
betbox
betkare