SAHİBİ MİYİZ, SAHİDEN?

-AYDIN-
Bir kadın, bir bahçenin kenarından geçiyor. Kırmızı gülleri görüyor. Koparıyor hemen bir tane. Sahibi mi oldu şimdi gülün? O gülü diken, her gün emek emek sulayan ilk sahibi nerede, peki? Gülün arkadaşlığını koparana ne denir?
Müthiş bir sahip olma fiiline kapılmışız. Neye elimiz değse bizim olsun istiyoruz. Yetmiyor, elimizin değmediğine de göz dikiyoruz. Bir ağacı seviyoruz, kesiyoruz. Bir denizi seviyoruz, kıyısına duvar örüyoruz. Bir insanı seviyoruz, hayatına sınırlar çiziyoruz.
Sevmekle sahip olmayı birbirine karıştıran koca bir kalabalığız.
Çürümüşlüğün içinde yaşıyoruz. Üstelik çürümüşlükle sahiplenme arasında öyle eski, öyle köklü bir dostluk var ki! Biri ötekini besliyor. Kimse bu dostluğun üstüne su dökemiyor. Ortalık yangın yeri…
Fonlar, paralar, binlerce tapu, ağaçlar, ormanlar, denizler, yollar, adalar, bebekler, çocuklar, kadınlar, arabalar, sokaklar, bahçeler, yağmurlar, kaldırımlar, kurumlar, su, taş, toprak!
Hepsinin bir sahibi çıkıyor artık.
Dağların sahibi var. Kıyıların sahibi var. Ormanların, nehirlerin, sokakların sahibi var. Bir kadının nasıl yaşayacağına karar verenler var. Bir çocuğun geleceğini kendi malı sananlar… Başkasının bedeninde, düşüncesinde, suskunluğunda hak iddia edenler…
Sahip olamadığını yok etmeye kalkışanlar da var.
Bir ağacın gölgesini paylaşamayan insan, dünyanın sahibi olduğunu sanıyor. Bir denizin önüne duvar ören, dalgaların kendisine itaat edeceğini düşünüyor. Bir kadının hayatını kuşatan, adına sevgi diyor.
Sonra dönüp çürümüşlükten yakınıyoruz.
Oysa çürüyen yalnızca düzen değil. Sözcükler de çürüyor. Sevgi çürüyor, merhamet çürüyor, insanın başka bir canlıyla yan yana yaşama becerisi çürüyor.
Daha fazla toprak, daha fazla para, daha fazla güç, daha fazla insan istiyoruz. Biriktirdikçe eksiliyoruz. Sahip oldukça yoksullaşıyoruz.
Bir de bütün bunların üstüne hedefler koyuyoruz. Yeni tapular, yeni sınırlar, yeni duvarlar… Sanki dünya bir gün bitecek de geriye yalnızca bizim adımız kalacak.
Peki, yağmurun sahibi kim?
Bir kuşun uçtuğu gökyüzünün?
Bir kadının hayatının?
Bir çocuğun düşlerinin?
Ya o kırmızı gülün?
Koparıldığı anda kimin oldu gerçekten? Kadının mı, yoksa artık hiçbir yere ait olamayan, yavaş yavaş solmaya başlayan bir çiçeğin mi?
Belki de asıl mesele sahip olduklarımız değil, sahip olmak uğruna yok ettiklerimiz.
Sizce de çok yorucu değil mi bu sahiplenme duygusu?
Yoksa yorulan biz değiliz de sahip olduğumuzu sandığımız her şey mi?

