EDEBİYAT 

TANRIM, BENİ NEDEN TERK ETTİN? – “FRANKENSTEIN”


Saat üçe doğru İsa yüksek sesle, eli eli lema şevaktani? Yani, tanrım beni neden terk ettin, diye bağırdı.” – Matta 27:46-52

Hepimiz kalın duvarların, gittiğimiz her yere beraberimizde götürdüğümüz demir parmaklıkların ardında yaşıyoruz. Zarar görmemek, ruhen ve kalben incinmemek adına insanlardan köşe bucak kaçıyor, çoğu zaman da kendimizi kendi yalnızlığımızın içine hapsediyoruz ama kalbimizin en derinlerinden gelen, duymaya hasret kaldığımız o cümleyi “Senin sevgiye ihtiyacın var, gerçek ve koruyucu bir sevgiye” cümlesini bir an önce işitmek istiyoruz. İşte, bunu işittiğimiz anda da açılmaya başlıyor tüm parmaklıklar ve yıkılıyor en güçlü, en aşılmaz duvarlar…

Gerçek sevginin iyileştiremeyeceği yara, iyi gelmeyeceği bir yalnızlık olmadığını çok iyi biliyoruz ama elinde siyah sopası, yüzünde hoyrat gülümsemesi ile bir zebani gibi bu sevginin tam karşısında duran bir de sevgisizlik var. Ne kadar uğraşsak da içinde sevgiye, sevmeye dair ufacık bir iz olmayan katı yüreklerin sevgisizliği. İşte, bu yürekler, sevgiye aç kalpleri, bir zebani bir asalak gibi yiyip bitiriyor ta ki sevgiyle atan o yüreği kendi karanlığına hapsedene kadar. Bana deseler şu dünyada insanı geri dönüşü olmayan kararlara ne iter diye, bir sevgi derim bir de sevgisizlik. Kaleme aldığım bu yeni yazımın da temelini bu duygu oluşturuyor. Kendisine bir tanım bir yer bir ad bir aidiyet arayan taze bir yüreğin, sevgisizlik yüzünden bir canavara dönüşme hikâyesini sevgisizlik duygusu şekillendiriyor.

İnsanlar bizlere sürekli sıfatlar yakıştırırlar. Benzetmeler yapar, hiç olmadığımız hitaplarla bizi tanımlar, bize uymayan renklerle bizi resmederler. Sonra bir bakarız ki o tanımlar o hitaplar ve o renkler bizim kaderimiz olmuştur. Çünkü söz, büyüdür ve o büyü önünde sonunda bizi tesiri altına alır. Yazımın kahramanı Frankenstein de çok sevdiği, onun dalında açmaya, onun gökyüzünde uçmaya hazır olduğu yaratıcısının sevgisizliğinin eseri. Aynı çağımızdaki gibi…

Bugün kalemim, en çok da kendi baharına düşman edilmiş, bir kışa, yaşamı boyunca hapsedilmeye mecbur edilmiş, tek duası sevilmek olan ruhları, yaratılmışları anlatan satırları dolduruyor.

İnsanlar, birbirlerinin kanına susamış canavarlar gibi geliyor bana.” (Mary Shelley, Frankenstein ya da Modern Prometheus)

KALEMİYLE SIRA DIŞI YARATIKLARA RUH VEREN BİR KADIN: MARY SHELLEY

Başkasını yargılamayın ki siz de yargılanmayasınız. Başkasını nasıl yargılarsanız, siz de aynı yoldan yargılanacaksınız.” (Matta 7:2)

Londra’nın tanınmış ve köklü ailelerinden birinin kızı olarak dünyaya gelen Mary Shelley, döneminin en ünlü yazarı, feminist ve kadın hakları savunucusu Mary Wollstanecraft’ın ve yaşadığı dönemde filozof olarak nitelendirilen William Godwin’in tek kızları olarak 1797 yılının Ağustos ayında dünyaya gelmiştir.

Shelley, içine doğduğu ailesi sayesinde edebiyata ve sanata o dönemde kendisiyle aynı yaşta olan akranlarından daha yakın olmuştu. Babası William Godwin bir filozof bir düşünürdü. Günlerinin ve saatlerinin çoğunu kitapların arasında ya da yazı masasında geçiriyordu. Annesi ise o dönem kadınlara yasak olan birçok şeyin tam merkezindeydi. Eli tencere ve kaşıktan çok kalem, kâğıt tutuyordu. Ülkesinde sürekli ikinci plana atılmaya çalışılan kadınlar için yol gösterici bildiriler hazırlıyordu. Anti-feminist birçok erkek yazarın karşısında duruyordu. Mary Wollstanecraft, büyütmeyi çok istediği kızını doğururken ölmüştü ama küçük Mary, annesinin yazdığı bildirilerden, kitaplarından onun ne kadar cesur bir kadın olduğunu anlamıştı.

William Godwin de kızını yasakların zincirlerine hapsetmiyordu. Kitapların ve düşüncelerin kapıları Mary’ye sonuna kadar açıktı. Mary büyüdükçe anne ve babası gibi edebiyata çok yatkın olduğunu fark etmeye başladı ama o anne ve babasının aksine daha korkutucu daha gerçekten uzak hikâyelerden hoşlanıyordu. Hayaletler, hortlaklar, vampirler, normal hayatta temsili olmayan kahramanlar ilgisini çekiyordu. Bir gün henüz yirmi yaşındayken bir roman yazmaya karar verdi ve ‘Frankenstein’i kaleme aldı. Birçok yayınevi bu romanı farklı ve bir o kadar da insanı rahatsız eden bir eser olarak gördü. Londra’nın ünlü yayıncılarından Harding, kitabı yayınlamaya karar verdi ama kitabın ilk baskısında yazarın adı görünmeyecekti. Çünkü dönemin sosyolojik kuralları bir kadının kitap yazmasını uygun bulmuyordu. Hem de böyle benzeri daha önce görülmemiş bir eserin bir kadın tarafından yazılmış olmasına Londra’nın sözde seçkin edebiyatçıları asla hazır değildi.

Mary Shelley, bu adsız, bu tanımsız yazarlığı kabul etse de kendisi gibi isimsiz olan kahramanının onu gerçekten anlayan insanlar tarafından kabul göreceğini çok iyi biliyordu. ‘Frankenstein’ şöhreti ülkeleri aşan bir eser oldu ve Mary hem dünyada hem de edebiyatta farklı olanlara yer açmayı başardı.

Kullandığınız ölçüler size de uygulanacaktır.” (Matta 1:14)

– Mary Shelley, Frankenstein ya da Modern Prometheus –

KİBİR, KAÇIŞ VE KAOS: VICTOR FRANKENSTEIN

Cenevre’nin yeşile ve maviye çalan manzaralarında saygın bir ailenin en büyük evladı olarak dünyaya gelen Victor, hukuk idarecisi bir babanın, görevlerine titiz bir sorumlulukla yaklaşan bir babanın ve yaşamda daima duyguları üstün tutan bir annenin hayatlarının tek manasıydı. Victor bu ailede koşulsuz bir sevgiyle büyüyordu. Victor için babası mantığın ve gerçekliğin simgesiydi; annesi ise duyguların ve maneviyatın…

Victor büyüdükçe ne annesinin ne de babasının toprağında yeşerdi, hoyratça akan bir su oldu ve kendi yolunu buldu. Sürekli doğayı izledi, yaşamda akıl ve duygulardan başka anlamlar aradı. Elbette onun da annesi gibi duygularla atan bir kalbi vardı ama bu duyguları tutkuları yönlendiriyordu. Asla karşı koyamadığı ve mantığının süzgecinden geçiremediği tutkuları…

Özellikle kimya, doğa felsefesi ve tıp bilimine olan tutkusu onu kimsenin aklına gelmeyecek deneylere sürüklüyordu. Victor insanlığın kurtarıcısı olmak isterken felaketi oldu. Hikâyenin en trajik perdeleri Victor’a açılırken Victor bu trajik sahnelerde bize bilgiye ve yaratmaya olan saplantılarıyla tüyler ürpertici bir performans sergiliyor. Kibrini korkularıyla birleştiren, dâhiliğini asla sağlam bir etikle buluşturamayan ve kendi vicdanının ateşinde yanıp duran Victor kurtarıcı olmak isterken bir zalim oluyor. Kendi canavarını yaratırken kendi ruhunu da bile isteye şeytana satıyor.

Benden nefret ediyorsun ama senin nefretin benim kendime karşı hissettiklerimin yanında hafif kalır.” (Mary Shelley, Frankenstein ya da Modern Prometheus)

İSİMSİZ, İNSANSIZ VE SEVGİSİZ: YARATIK

Victor’un karşı konulamayan ve sınır tanımayan yaratma gücüne, ölüme karşı duruşuna, kibre bulanmış tanrıcılık oyununa kurban olan yaratık, elektriğin ve Victor’un tutkularının masum bir kurbanı olarak yeni dünyasına gözlerini açar. Başlangıçta saftır, meraklıdır. Öğrenmeye, sevmeye, sevilmeye, bilgiye açıktır. Hatta tek isteği sevgi ve kabul görmektir. İlk sevgi suyunu yaratıcısından, yani Victor’dan alıp gözünü açtığı dünyada büyümek, yeşermek ister ama tanrısı onu terk edince başka sevgilerde teselli bulmaya çalışır, yine dışlanır, hor görülür. İblis, ifrit, yaratık, şeytan olarak anılmaya başlar. Bu sıfatlar ve diğer terk edişler onu giderek canavarlaştırır. Kötü olarak doğmaz ama kötülüğü öğrenmeye mecbur bırakılır. İnsan gibi olmasa da aslında Shelley’nin en insani karakteridir.

İyi olmanın içten geldiğini, sorumluluk istediğini, bir sevgiyi inşa etmenin ne kadar zor, onu yok etmenin ise ne kadar kolay olacağını en başta kaçkın tanrı Victor, sonra da diğer insanlar bu isimsiz, sevgisiz ve sessiz yaratığa, ölümsüz ruhunu parçalara ayıra ayıra öğreteceklerdir.

Adaletsizlik yok muydu bunda? Tüm insanlık bana karşı günah işlerken tek suçlu görünecek ben miyim?” (Mary Shelley, Frankenstein ya da Modern Prometheus

ŞEFKAT, UMUT VE SAFLIK: ELIZABETH LOVENZA

Frankenstein ailesinin daha küçük bir kızken kucak açtığı, zamanla evlerinin ve ailelerinin parlayan incisi haline gelen Elizabeth, hem kitapta hem de Victor’un hayatında saf sevginin, şefkatin ve gelecek güzel günlerin simgesidir. Katolik inancının tanrının saf sevgisi ve ışığı bazı insanların içinde yaşar felsefesi adeta Elizabeth ile vücut bulmuştur. Elizabeth, her insanın sevgiyle kurtarılabileceğine, en kötülerin bile bir gün gerçek sevgiyi bulabileceğine inanır. Victor’u ve ona yaşamının sonuna dek kucak açmış bu aileyi sımsıkı bağlanmış bir sadakat bağıyla sever. Onların bazen güneşi bazen de şifası olur.

Zaman ve yaşanmışlıklar Elizabeth’i asla değiştirmez, o hep iyiliğin peşinden gider. Victor’un yarattığı canı terk edişinin kendisinde bıraktığı vicdan azabını hemen fark eder. Onun sayıklamalarla, azap ateşleriyle geçen geçlerinde, karanlığında tutunduğu ışık olur ama kötülük kolay kaçılacak bir düşman değildir. Adım attığımız her sokağın başında bize nefretle gülümser. Victor ve Elizabeth’in de en mutlu gününde kötülüğe bürünmek zorunda bırakılmış yaratık o gülümsemeyle alır Elizabeth’in sevgiyle atan kalbini. Victor’un yarattığı kaos, böylece birçok masumu yutar.

Burada Shelley bize Victor’un sadece bir tanrı olarak değil bir sevgili olarak da sorumluluklarından kaçtığını gösterir. Victor ne can verdiğine ne de sevdiği insanlara güçlü bir koruma güdüsü geliştirebilmiştir. Bu yüzden gittiği her yerde ölüm ve yıkım onu takip edecektir.

İyiliğin ruhu çok çabalamıştı fakat çabası boşa gitti. Kader çok kuvvetliydi ve değişmez yasaları benim mutlak, korkunç yıkımımı hükme bağlamıştı.” (Mary Shelley, Frankenstein ya da Modern Prometheous)

FRANKENSTEIN’DE DİN ÜZERİNE BAZI YANSIMALAR VE TESLİS İNANCI

Mary Shelley, edebiyat ve felsefeyle yakın olduğu kadar, Katolizm ve Hıristiyanlığın temel prensipleriyle de yakından ilgiliydi. Frankenstein’in zeminine dikkatle bakan gözler için orada Hıristiyanlıktan, özellikle de teslis inancından yansımalar var. Yazar bu inancı, neredeyse tüm hikayeye yarattığı kahramanlar üzerinden entegre etmiş. Yaratıcı bir baba, saf doğup kötülüğe sürüklenmiş bir oğul, kutsal ama çaresiz bir ruh…

Teslis, kutsal üçleme veya üç birlik, tek olan tanrının tek ve ebedi üç benliğini ifade eder. Hıristiyan kiliselerinin de temeli bu üç benliğin inanç esasıdır. Bu üç benlik tanrının esas kimliğini anlatır.

Her sevgi; babadan çıkıp gelmiştir, oğul aracılığıyla kutsanmıştır ve kutsal ruhun gücüyle vücut bulmuştur. Yani evrendeki her şey ancak bu üç birliğin eksiksiz birleşimiyle meydana gelmiştir:

Baba (tanrı/yaratıcı) – oğul (yaratılan/İsa) – kutsal ruh (bağ, nefes ve yaşam)

Teslis inancındaki baba yani yaratıcı metanetlidir. Yarattıklarına sevgi verir. Sevgiyle yol gösterir. Oğul yani yaratılan da babanın sevgisiyle yolunu bulur. Kendi yolundan gidecek olanlara da adımlarını sevgiyle atmalarını öğütler. Yaratılan yani İsa, kendi çarmıhını kendi sırtında taşır ama yine de babasından vazgeçmez. Bu çilenin, ebedi huzura açılan kapının ilk adımı olduğunu bilir. Kutsal ruh ise baba ve oğul arasındaki bağdır. Yaşamın tamamıdır. İsa, rehberi olarak babasını seçer ve kutsal bağ böyle güçlenmiş olur. Romanın teslis inancına baktığımızda ise tanımlar ve yansıttığı temsiller tamamen değişir.

İnsan düşmanlarından nefret etmemeli, onlarla kavga etmemeli, bunun yanı sıra onları sevmeli ve onlara yardım etmelidir.” (Matta, Beşinci Öğüt)

BABA: VİCTOR FRANKENSTEIN

Victor, teslisin bu basamağında yaratıcı rolünü üstlenir. Tanrı gibi yaratığa hayat verir ama tanrıdan farklı olarak onda sevgi ve merhamet yoktur. Victor’un en büyük günahı da yarattığını terk etmesi, onu sevginin yolundan ayırmasıdır.

Shelly burada İncil’in en önemli öğütlerinden birine de gönderme yapar: Tanrı gibi davranan ama tanrı olamayan insanı eleştirir.

Oğul: Yaratık… Yaratık burada İsa’nın basamağında durur. Onun gibi çile çeker, dışlanır, yalnızlığa mahkûm edilir. İsa gibi masum doğar, kötülüğü insanlardan öğrenir. Toplum ona asla kucak açmaz, onu hep ötekileştirir.

Burada bize yine İncil’den sayfalar açılır. İsa (Kurtarıcı Mesih) insanlığı kurtarmak için acı çeker, çarmıha gerilir. Yaratılan, yani Frankenstein de sevilmediği için hep çile çeker, toplumun çarmıhına çivilenir. İsa, göklerdeki krallığına, babasının sevgisine ulaşmıştır ama çaresiz Frankenstein o çarmıhta unutulmuş, babasının sevgisi onu ebediyen terk etmiştir.

Sen neden kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merkeği fark edemezsin. Sen ikiyüzlü, önce gözündeki merkeği çıkar.” (Matta, Dördüncü Öğüt)

Kutsal Ruh… Romanda bu üçüncü basamak daima eksiktir. Victor ile yaratılan arasında asla bağ kurulmaz. Sevgi ve rehberlik ikisine de eşlik etmez. İşte, bu üçüncü unsur hep eksik olduğu için teslis hiçbir zaman tamamlanamaz ve sevginin sistemi çöker. Tanrı yaratır ama ilişki kuramaz. Shelley burada da aklımıza yine İncil’den bazı öğütleri getirir. Yaratmak tek başına yeterli midir? Yoksa yaratmak büyük bir sorumluluğu da beraberinde getirir mi?

Sevgisiz ve üçüncü basamaktan uzak bir tesliste yaratıcı tiran olur. Yaratılan ise bu tiran yüzünden canavara dönüşür.

Yani tanrı rolüne bürünmek isteyen kibirli insan, merhamet ve sevgiden yoksun olunca hem kendi ruhunun hem de masum birçok ruhun felaketi olur. Oğul Mesih olmak isterken yok edilmek istenen olur. Yaratıcı ise tanrı olmak isterken durdurulamaz bir zalime dönüşür. Yazar bu iki karakter üzerinden bize yeni bir soru sorar: Tanrıcılık oyununun çarmıhına gerilen masumlara ilk çiviyi neden hep zalimler çakar?

Bu insanların kalpleri duygusuzlaştı, kulakları ağır işitir oldu ve gözleri kapandı. Öyle ki gözleriyle görmeli, kulaklarıyla duymalı ve kalpleriyle anlamalılar.” (Matta, Yeni Ahit)

PROMETHEUS’UN ATEŞİ VE VICTOR’UN ELEKTRİĞİ

Shelley, eserini teslis inancıyla şekillendirirken Katolizm dışındaki inançlara ve mitolojilere de gözünü tamamen kapatmaz aksine Victor karakteri antik Yunan’dan da güçlü izler taşır.

Prometheus: Zeus’tan, tanrıların tanrısından ateşi çalmıştır. Ateş, tanrıların kutsal elementidir, bilgidir, uygarlıktır. Sadece yaratıcıya ait bir güçtür. Prometheus, bu gücü ve bilgiyi insanlığa verir ve insanlıkta bir ilerlemeyi başlatır.

Victor Frankenstein: Doğanın ve tanrının alanına ait olan yaşam kıvılcımını çözer ve modern çağın ateşi olan elektriği kullanarak ölüyü canlandırır. Burada da bilimsel bir ilerleme vardır ama muvaffakiyet yoktur.

İki karakter de ilahi olanın sınırını aşar. İnsanlığı yükseltmek, yüceltmek ister. Yasak olanı insanlık için kullanır ama Prometheus’ta da İsa gibi bir çile çekme hali vardır. İlahi sınırı aşmanın bedelini öder. Cezasını çeker ve insanlığı asla terk etmez. Victor da başarıya ulaşır ama bedel ödemez. İnsanı, yani yaratılanı yalnız bırakır. Karşımıza yine bir tanrı, bir kahraman olmak isteyen ama sorumluluklarından kaçan bir figür çıkar. Prometheus bir günah işlese de amacı kutsaldır. İnsanlığa yardım etmiştir. Victor ise daima kaçar ve korkuyla kuşatılır. Prometheus, bir kayaya gerçek zincirlerle bağlanır ama bir gün tanrıların masasındaki yerini alır, Victor ise kibrin ve korkunun zincirlerinden asla kurtulamaz. Bu yüzden kitabın bir diğer alt başlığı da ‘Modern Prometheus’tur.

Tamamlanmamış, yarım kalmış yaratıklarız. Bizden daha akıllı daha iyi daha candan biri, dostların olması gerek. Çünkü zayıf ve kusurlu tabiatımızı mükemmelleştirmek için yardım sunulmadığı müddetçe öylece kalıyoruz.” (Mary Shelley, Frankenstein ya da Modern Prometheus)

ÂDEM’İN OLMAM GEREKİRKEN DÜŞKÜN MELEK OLDUM

Frankenstein’i okurken kahramanımızın ağzından sürekli “Düşkün melek oldum, cennetinden kovuldum” cümlelerini duyarız. Mary Shelley’in tam da bu noktalarda dini; bir inançtan çok bir felsefe, bir düşünüş biçimi olarak ele almaya başladığını görürüz. Yaratılan ve İsa, yaratılan ve Prometheous ve şimdi de yaratılan ve düşkün melek Lucifer.

Mitlerde ve kutsal kitaplarda tanrıya en yakın kişi olan Lucifer, ışığın taşıyıcısıdır. Daha sonra tanrıya isyan eder, cennetten düşer, kovulur, dışlanır ve artık düşkün melek olur. Bu düşüşün sebebi, kibir, yalnızlık, tanınamama ve sevgisizliktir.

Peki, ‘Frankenstein’ romanının düşkün meleği kimdir? Burada aslında iki cevabımız var:

Victor Frankensteın: Düşen YaratıcıVictor bilimin ve tutkularının ateşiyle tanrı rolüne yükselir. Işığı, yani yaşamı ele geçirir. Kendini yüce biri olarak görür ama yarattığı ruhu terk etmesi onu korkuya sürükler. Bu korku da onu kendi cehennemine götürür. Tanrı olmak isterken insanlığın karanlığına düşer.

Yaratık: Düşen OğulOğul, başlangıçta masumdur, saftır. Yaşamı sevmek, anlamak ister. Sevilme duygusunun hasretiyle yanıp durur. Karşılık bulamayan duyguları, sürekli hor görülmesi kalbini ışıktan uzaklaştırır. Ebedi cennet isterken ebedi cehennemin yalnız bekçisi olur.

Melekler düşer ve kötülük doğar. Biri sevgisizliğin Lucifer’i olur diğeri de kibrin ama ikisinin de hüznü ortaktır. Çünkü en korkunç düşüş hiç tanınmadan düşmektir. Hiç bilinemeden yitip gitmektir…

Her yerde eksiksiz bir mutluluk görüyorum. Bir tek ben telafisi imkânsız biçimde bu mutluluğun dışına itildim.” (Mary Shelley, Frankenstein ya da Modern Prometheus)

HER CANAVARIN BİR TANRISI VARDIR

Çağlar geçiyor, insanlar geçiyor, yaşamlar geçiyor ama bazı duygular hep baki kalıyor. İnsanın güç tutkusu, ölümsüzlük takıntısı ve bu takıntının sebep olduğu güç zehirlenmeleri en çok da hiç suçu olmayanları etkiliyor.

Victor, 1800’lerin karakteri olsa da bugünümüzün birçok insanı, düşkün meleği, kibirli tanrısı aslında…

Peki, biz bu sevgisizlikle, yıkımla, vicdan azaplarıyla örülmüş hikâyenin tam neresinde duruyoruz? İşte, bunun cevabını sadece yüreği Victor’dan daha güçlü olanlar verebilir. Yüreği zayıf insanların da Victor gibi bir cevabı yoktur, sadece hazin sonları vardır onların…

Her canavarın bir tanrısı vardır ve çoğu zaman asıl canavarlar o tanrıdır. Kendi tövbesini kendine etmesi gereken tanrılar, günahlarının bedelini yarattıklarına ödetirler. Masumlar kurban edilir ama bayramlar her zaman tanrılarındır.

Paylaş:

Benzer yazılar

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
Kuponbet
bb marketing
betgaranti
betnano
betnano
betnano
betnano
betnano
savoybetting
ikimisli
romabet
betebet
betpipo
limanbet
betebet
betnano
betebet
grandpashabet
grandpashabet
grandpashabet
grandpashabet
grandpashabet
grandpashabet giriş
grandpashabet
grandpashabet
vaycasino
vaycasino giriş
grandpashabet
grandpashabet
rekorbet
betlike
ikimisli
romabet
romabet
betpipo
betpipo
grandpashabet
grandpashabet
grandpashabet
grandpashabet
vaycasino
vaycasino
romabet
romabet
vaycasino
nesinecasino
nesinecasino
vaycasino
vaycasino
vaycasino
betpipo
Betpark
betebet
betebet
nesinecasino
savoybetting
savoybetting
rekorbet
grandpashabet
nesinecasino
hitbet
betlike
jojobet
jojobet
betpark
grandpashabet
betnano
grandpashabet
grandpashabet
betpark
grandpashabet
hitbet
ikimisli
betpark
vaycasino
betyap