BİR CUMHURİYET CİNAYETİ: “UĞUR MUMCU”SUZ 33 YIL

Türkiye, 24 Ocak 1993’te bir gazeteciyi değil; hukuku, gerçeği ve kendi hafızasını kaybetti. Aradan 33 yıl geçti. Cinayet aydınlatılmadı. Karanlık dağılmadı.
24 Ocak 1993 sabahı Ankara Karlı Sokak’taki o patlama, bir suikasttan çok daha fazlasıydı. Uğur Mumcu’nun bedeni paramparça oldu ama asıl hedef alınan, hakikatin kendisiydi.
O gün, Türkiye’de araştırmacı gazeteciliğin en kararlı, en ısrarcı ve en tehlikeli kalemlerinden biri susturuldu. Ama bu bir “anlık cinayet” değildi. Bu, uzun süredir göz göre göre gelen bir infazdı.
BİR GAZETECİDEN FAZLASI: HUKUKÇU UĞUR MUMCU
Uğur Mumcu yalnızca yazan biri değildi.
O, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu bir hukukçuydu ve kalemini de bu bilinçle kullanıyordu. Yazıları sezgiye değil, belgeye dayanıyordu. Yorum değil, iddia içeriyordu. Kanaat değil, kanıt sunuyordu.
Devlet-tarikat ilişkilerini yazarken anayasal çerçeveyi esas alıyordu. İstihbarat örgütlerini incelerken uluslararası hukuku referans alıyordu. Silah kaçakçılığını anlatırken ceza hukuku diliyle konuşuyordu.
Bu yüzden onun köşe yazıları sıradan metinler değil; kamusal vicdan adına yazılmış iddianamelerdi.
90’LAR: HUKUKUN SUSTUĞU, ŞİDDETİN KONUŞTUĞU YILLAR
Uğur Mumcu’nun öldürüldüğü yıllar, Türkiye’nin en karanlık dönemlerinden birine denk gelir. 1990’lar; olağanüstü halin kalıcılaştığı, hukukun askıya alındığı, “devlet sırrı” kavramının gerçeği örtmek için kullanıldığı yıllardı.
Faili meçhul cinayetler sıradanlaştı. Gözaltında kayıplar sayılara dönüştü. Adalet, güvenlik gerekçesiyle ertelendi.
Ve bütün bu karanlığın ortasında Uğur Mumcu, öldürüldüğü tarihe kadar ısrarla yazmaya devam etti.
UĞUR MUMCU’NUN İŞARET ETTİĞİ DERİN YAPI
Uğur Mumcu’nun yazıları bugün geriye dönüp okunduğunda 90’lı yılların gayri resmi tarihini sunar. Kontrgerilla yapılanmaları, Orta Doğu merkezli silah kaçakçılığı, tarikatların siyasi ve ekonomik ağları, denetimsiz istihbarat faaliyetleri…
O, “derin devlet” gibi muğlak kavramlara sığınmadı. İsim verdi, belge sundu, bağlantı kurdu.
Ve tam da bu yüzden hedef oldu.
BİR CİNAYET VE ARDINDAN GELEN SUSKUNLUK
Uğur Mumcu suikastı sonrası yürütülen soruşturmalar, yıllar boyunca çelişkili ifadelerle, eksik dosyalarla ve kapatılan davalarla anıldı. Bir dönem “Fail bulundu” denildi. Bir dönem “Örgüt bağlantısı çözüldü” denildi.
Ama kamu vicdanını rahatlatacak bütünlüklü bir gerçek asla ortaya konulmadı.
Bu cinayet, Türkiye’nin cezasızlık rejiminin en çarpıcı simgelerinden biri haline geldi.
SUSURLUK: KARANLIĞIN GÖRÜNÜR OLDUĞU AN
3 Kasım 1996 gecesi Susurluk’ta meydana gelen trafik kazası, Uğur Mumcu’nun yıllar önce işaret ettiği yapının bir anlığına görünür olmasını sağladı.
Bir otomobilin içinden çıkan tablo sarsıcıydı: Bir milletvekili, üst düzey bir emniyet yöneticisi, aranan bir mafya lideri…
Devlet, siyaset ve yeraltı dünyası aynı araçtaydı.
Susurluk bir kaza değildi.
Bir itiraftı.
Ama bu itiraf da yarım bırakıldı.
AYDINLIK İÇİN KARANLIK, KARANLIK İÇİN SESSİZLİK
Susurluk sonrası kurulan meclis araştırma komisyonları, hazırlanan raporlar ve kamuoyuna verilen sözler yine yarım kaldı. İsimler ima edildi, sorumlular işaret edildi ama kimseden hesap sorulmadı.
Toplum “Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemleriyle sokaklara çıktı.
Ama karanlık yalnızca bir dakika değil, yıllarca sürdü.
UĞUR MUMCU YAŞASAYDI
Bugün şu soru kaçınılmazdır:
Uğur Mumcu yaşasaydı Susurluk’u nasıl yazardı?
Muhtemelen kazayı değil, kazaya giden yolu anlatırdı.
İsimleri yuvarlamaz, belgelerdi. Devleti zayıflatmakla değil, hukuksuzluğu açığa çıkarmakla suçlanırdı.
Ve büyük ihtimalle yine hedef olurdu.
“BİR KESKİN KALEM, BİR KIRIK GÖZLÜK”
Selda Bağcan’ın sesi, bu haber metninin arka planında yankılanıyor:
“Uğurlar olsun, uğurlar olsun/ hüzünlü bulutlar yoldaşın olsun/ bir keskin kalem, bir kırık gözlük/ yürekli yiğitlere hatıran olsun…”
Uğur Mumcu’nun ölümünün üzerinden 33 yıl geçti. Adalet yerini bulmadı.
Ama bir gerçek değişmedi: Uğur Mumcu’nun yazıları hâlâ birçok kesimi rahatsız ediyor.

