TİMOKRASİ – 2

-ANKARA-
Okunmaması gereken bir yazı…
İlk yazımda Aristotales ile başlayan, Roma İmparatorluğu’yla şekillenen ve Antik Yunan’la devam eden, Magna Carta ve Fransız Devrimi’yle son halini alan demokrasi serüveninin anlatmıştım. Doğu’da Müslüman coğrafyada İbn-i Rüşd ve İbn-i Haldun’un demokrasi konusunda köşe taşı niteliğindeki yaklaşımlarının etkilerini belirtmeye çalışmıştım. Demokrasinin eksik ya da kötü uygulanmasının toplumu yozlaştırırken yönetimleri baskıcı eğilime sürüklediğinden bahsetmiştim. Baskıcı rejimlerin zamanın ruhuna uymayan, ancak zamanı kendine uydurmaya çalışan tarihsel kabul görmeyen yaklaşımları insanlık tarihinde geri dönülemez ve kapanamaz yaraların açılmasına neden olmuştur. Oysa geliş amaçları hiç de uygulamalarıyla örtüşür değildir. İngiliz yazar Thomas Love Peacock tarafından 1829’da kullanılan “kakistokrasi” kelimesi 21’inci yüzyılın başlarında dünyanın çeşitli demokrasilerinde ortaya çıkan popülist hükûmetleri eleştirmek amacıyla kullanılmıştır. Yunanca “kakistos” (en kötü) ve “kratos” (yönetim) kelimelerinin birleşimiyle oluşmuştur. Yine Yunancadan gelen ve şeref anlamına gelen “time”den türemiş bir kelime olan “timokrasi”, demokrasinin kötü uygulanmasının bir sonucudur. Kakistokrasi ile timokrasinin aynı şeyi farklı şekilde ifade ettikleri söylenebilir. Timokratik yönetimin olması kakistokrasinin de olduğu anlamına gelir. “Kleptokrasi” ya da yağma düzeni, bir ülkede iktidarı ele geçiren bir ailenin ya da siyasal veya dini grubun, o ülkenin kaynaklarını sistemli olarak soyması demektir ve kısaca hırsızlar rejimi anlamına gelir. “Oklokrasi” ise, bilgisi ve yetkinliği olmayan güruhun desteğiyle kurulan baskıcı-çoğunlukçu hükümet ve yoz-kanunsuz demokrasi biçimini tanımlayan aşağılayıcı bir terim olarak karşımıza çıkar. Oklokrasi genellikle uzun ve geniş bir dönem içerisinde, kendiliğinden oluşur. Genellikle nüfus artışı gibi durumlar neticesinde, bir ülkenin eğitim seviyesinin ve entelektüel birikiminin geniş kitleleri kapsayacak şekilde düşmesi veya olması gerektiği şekilde artmaması sonucunda; halkın popülist söylemlere ve etik dışı hareketlere sahip yöneticileri devlet yönetimine getirmesi anlamını da taşır. Şirketokrasi, diğer adıyla “korporatokrasi” ise, şirketler tarafından ya da şirketlerin çıkar grupları tarafından kontrol edilen ekonomik ve politik bir sistemi anlatmak için kullanılan bir terimdir. Günümüz yönetimlerinde “oligark” olarak da adlandırılırlar ve yurtsuz sömürgenler sınıfına tabidirler. Çıkarları hangi ülkeyi ya da lideri desteklemeyi gerektiriyorsa onu destekleyen ve işleri bittiğinde yeni sömürülere yelken açan tek ilkesi para kazanmak olan gruplardır. Sayıları parmakla sayılacak kadar azdır ancak etki alanları parmakla sayılamayacak denli çeşitli ve geniş bir yelpazeyi kapsar.
Günümüzden yaklaşık 4500 yıl önce yaşamış olan Platon’a göre en ideal yönetim şekli aklın temel alındığı “aristokrasi”ydi. Platon; “timokrasi”, “oligarşi”, “demokrasi” ya da “tiranlık”ı aristokrasinin sağlıksız türevleri olarak adlandırdı. Timokrasinin diğerlerine göre “ehven-i şer” olduğunu söyledi. Oysa Platon’un iddia ettiği gibi en az kötü olan yönetim şekli zamanla tam bir şer odağına dönüşecekti. Platon oligarşinin devletin olabildiğince zengin olmak isteğinin ve doymak bilmeyen bir mülk edinme açlığının sonucu olduğunu söyledi. Bunun, zenginliğin ortaya çıkardığını ve aynı zamanda fakirliğin de sebebi olduğunu iddia etti. Bu nedenle iki sınıf arasındaki çatışmadan “aşırı özgürlük talebi” olan sınıfın rejimi olan demokrasi doğmaktaydı. Demokrasi rejiminde ise aşırı özgürlük tutkusu köleliği ve baskıyı getiriyordu. Demokrasi rejiminin bozulmuş hali de zorbalık veya dikta yönetimini doğurmaktadır. Platon’un “aşırı” kavramına bir şerh düşelim. Özgürlüğün aşırı olanına kim ve hangi kriterlere göre karar verir ve bu hakkı nereden alır? Eğer bu hak kanunlardan alınıyorsa hiçbir kanun özgürlükleri aşırı olarak göremez. Eğer bu hak yönetimlerin doğal hakkı olarak görülüyorsa o zaman da yapay bir haktır. Kitlelerin hakları yönetimlerin hastalıklı bakışlarına göre keyfi olarak kısıtlanamaz.
Demokrasi yanlış uygulamalarla timokratik yönetime kapı aralarken temel iki dayanak noktasından hareket eder. Birincisi “güç”, ikincisi “para”. Tarihsel olarak yönetimleri elinde bulunduranlar bu iki temel argümanın yanına bir de “soydan gelimi” eklemişlerdir. Bu eklenti parayı ya da gücü öncelemeyen, sadece soyun yönetimde hak sahibi olmak için yeterli olduğu bir düzeni etkin kılan bakış açısıdır. Ancak soysal yönetimin çevresinde parayı elinde bulunduranlar öbekleşerek çıkar eksenli azınlıkları oluşturmuşlar ve gücü elde etmeye çalışmışlardır. Literatüre küçük azınlığın zorbalığı olarak giren şey de budur. Tırnak içinde modern zaman tanımlamalarında “kapitalizm”, “emperyalizm”, “liberalizm” ya da “faşizm” timokratik yönetimin farklı türevlerini ifade eder. Toplumun, toplum içindeki bireyin ya da vatandaşın bu yönetimdeki rolü olsa olsa sahne demokrasisinden ötesi olamaz.
İNSAN VE AŞILMAZ ZANNEDİLEN BU DUVAR
Baskıcı yönetim insanı tutsak ederken o insanın zihnini tutsak edemeyeceğini anladığında daha baskıcı bir kimliğe büründü. Fikir özgürlüğü de böyle bir iklimin sonucunda ortaya çıktı. Yozlaşmış yönetimlerin en azılı düşmanının beynini özgürce kullanan, fikirlerini korkusuzca ifade eden, biat etmeyen bireyde olduğu zamanla anlaşıldı. Gücün azılı ezici etkisini, paranın sömürü potansiyelini iliklerine kadar yaşayan insanlar bunlara karşı durabildikleri oranda özgür atmosfere ve daha insani yönetime kapı aralayabildiler. Duvarın yıkılabilir olduğu ve sonrasında başka bir duvara ihtiyaç olmadığı iddiası sadece komünizmin iddiasıydı. Bu iddianın temel dayanağı ise insanın tahmin edilemez, öngörülemez potansiyelinde yatıyordu. Günümüz dünyasında bir ütopya olarak görülen bu durum takvim yaşı zekâ yaşından düşük yöneticilerin söylemleri ve eylemleri ile karşılaşan insanda zamanla bir ütopya olmaktan çıkacak ve alternatifi olmayan bir yaşam tarzına dönüşecekti.
Not: Ali Tatar’ın timokrasi üzerine kaleme aldığı ilk yazısını okumak için tıklayınız.

