SEVGİNİN YANLIŞ DİLİNDE KAYBOLMAK: “IZA’NIN ŞARKISI” ÜZERİNE

-ADANA-
‘Iza’nın Şarkısı’, Macar yazar Magda Szabo’nun anne-kız ilişkisini acı bir gerçeklikle anlattığı romanıdır. Hikâye, emekli avukat Vincze’nin ölümüyle açılır. Köyde yıllarca aynı ritmin içinde yaşayan eşi Etelka, kocasının vefatının ardından modern şehir düzenine alışmış doktor kızı Iza’nın yanına taşınmak zorunda kalır. Etelka’nın bildiği tüm alışkanlıkların, rutinlerin, yaşam ritminin bir anda altüst olması romanın bütün sesini belirleyen temel kırılmadır. Bu kırılmanın altında ise hem Iza’nın hem Etelka’nın sevgi dillerinin tamamen farklı oluşu yatar. Iza’nın kendi yetişme biçiminde gördüğü sevgi, düzensiz duygusallık ve ağır fedakârlık görüntülü bir düzendir; bu yüzden o sevgiye karşı mesafeyi çok küçük yaşlarda kurar. Babası Vincze’nin ölümü karşısındaki tutumu bile bunun bir işaretidir: Iza ölümü dahi bir “yapılacaklar listesi”ne yerleştirir. Yas tutmak değil, süreci yönetmek, duyguyu düzenlemek, her şeyi sıraya koymak onun sevgi anlayışının temelidir.
İşte bu nedenle, Etelka’nın kocasının ölümünden sonra kızıyla Budapeşte’de yaşaması, iki farklı sevme biçiminin birbirine çarpması anlamına gelir. Etelka için sevgi, biri tarafından ihtiyaç duyulmakla şekillenir. Birine yemek yapmak, ev düzenini sağlamak, misafir ağırlamak, eşinin ritmine uyum sağlamak, köy yaşamının küçük döngülerini yürütmek onun varlık sebebidir. Bu yüzden Budapeşte’de ne yiyeceğine, ne giyeceğine, odasını nasıl düzenleyeceğine karar vermesi beklendiğinde adeta donakalır. “Ne istersin?” sorusu onun için özgürlük değil, bir işkencedir. Çünkü özgürlük düşünmeyi gerektirir; düşünmek ise onun hiç taşımadığı bir ağırlıktır. Seçimleri her zaman kendisi yerine başka birinin, kurumun, geleneklerin, kültürün yaptığı koca ömründe seçim yapmak zorunda kalmak Etelka’ya ıstırap verir. Çünkü hayatını determinist bir çizgide yaşamaktadır. Iza içinse Etelka’nın varlığını üzerine inşa ettiği bu ezbere “hizmet” düzeni fazlalıktır; yorucudur; hatta gereksizdir. Iza’nın sevgi anlayışı, karşısındakinin tüm yükünü alarak ona “kusursuz”, pürüzsüz bir hayat sunmaktır. Bu yüzden annesini Budapeşte’ye getirirken yaptığı hazırlıklar da bu anlayışın ürünüdür: Her şey düşünülmüş, yenilenmiş, kusursuzlaştırılmıştır. Yeni evde Etelka’nın elini atacağı hiçbir şey yoktur; Iza’ya göre bu mükemmel bir sevgidir. Oysa Etelka için varoluşun ta kendisini ortadan kaldıran bir koşuldur. Iza, Etelka’ya sağır; Etelka, Iza’ya kördür.
Bu noktada sevgi üzerine önemli bir çatışma belirir:
Kendi sevme biçimimizi en doğrusu sanmak, karşımızdakinden de aynı dili beklemek…
Anlaşılmayı isterken hiç anlamaya çalışmamak.
Ve hatta kendi sevgi anlayışımızı ötekine dayatmak… Biraz acımasız olsaydık bu duruma en kibar şekliyle “sevgi despotizmi” derdik.
İnsanın “Ben böyleyim” dediği yer, çoğu zaman karşı taraf için en keskin yalnızlık noktasıdır. Çünkü sevgi sadece vermek değil, karşının nasıl aldığını da duymaktır. Iza bunu hiç duymaz, Etelka da kendi ezberinden ötesini hiç göremez. Kendisini var eden bu sevgi dilini Iza’ya gösterirken, Iza’nın bu davranışı “fazla duygusal”, “gereksiz fedakârlık” olarak görmesi çatışmayı başlatır. Anne-babanın sevgi dili ile Iza’nın sevgi dili arasındaki çatışma, aslında Iza’nın duygusal yarasıdır. Çocukken gördüğü sevginin fazlalığı, duygusal yükü, kendinden fedakârlık beklenen yapısı onu sevgiye karşı temkinli hale getirir. Sevgi ona ağır gelir. Bu yüzden yetişkinliğinde sevgi dendiğinde içini açmak değil, kontrol etmek ister. Duygu değil düzen, ihtiyaç değil bağımsızlık ona iyi gelir.
Iza’nın babasının vefatında dahi duygusunu askıya alması bu nedenle şaşırtıcı değildir. Ölümü bile düzenlenmesi gereken bir iş gibi görmesi, kendi duygusal alanını daraltmasının en görünür anıdır. Etelka’nın dünyasında ise ölüm, sadece bir bedenin ölmesi değildir. Ölüm, alışkanlıkların sürdürülememesi, kimliğin dayanaklarının yıkılması, bir ömrün ritminin kesilmesidir. Bu yüzden köyden ayrılıp Budapeşte’ye gelmesi Etelka için “ölmeden önce ölüm”dür. Orada alışkanlıklarının tamamı yürüyemez hale gelir. Ölüm bu noktada onun için nefesin kesilmesi değil, nefes almasına rağmen kendini var hissedememesidir. Belki de ölümlerin en acısı – fark etmeden ölmek, Etelka’nın ruhunda sessizce gerçekleşir.
Esasen yabancılık hissi hepimize tanıdıktır.
Kendi evimiz dışında misafiri olduğumuz her yer, ev sahibinin misafirperverliğinden bağımsız olarak bizi bir yönüyle “huzursuz” hissettirir. Çünkü insan mekân üzerinden de kimlik inşa eder.
Alışkanlıklarını sürdürdüğü mekândan rutinini sürdüremeyeceği bir mekâna geçtiğinde kendi karakterinden de ayrılmış olur insan.
Başkasının düzenine, yani başkasının kimliğine ve varoluşuna uyum sağlamaya çalışmak bu yabancılık hissini kaçınılmaz kılar.
Aynı durum evini açan için de geçerlidir. Kimliği taşıyan mekânı açmak, insanın içini açmasıyla, kimliği taşıyan mekândan ayrılmak, ruhundan bir parça eksilmesiyle eşdeğerdir. Kimliği sürdürecek bir yer bulamamak ise esasen artık var olmamak demektir.
Bu yüzden Etelka’nın Budapeşte’de kendi nefesini hissetmek için yaptığı en küçük hareket bile büyük anlamlar taşır. Örneğin, önceden yaşadığı yerde sinek olduğu için sofranın üstünü her zaman bezle örtmesi ve bu davranışı Budapeşte’de sinek olmamasına rağmen devam ettirmesi, onun kimliğini yaşatma çabalarıdır. Rutinler, bir insanın görünmez iskeletidir. Rutinlerimizi yalnızca “alıştığımız için” değil, bu dünyadaki yerimizi tanımladıkları için sürdürürüz. Etelka’nın bu küçük hareketi, “Ben hâlâ buradayım.” deme çabasıdır. Ama Iza’nın düzeninde bu geçmişin hiçbir kalıntısına yer yoktur. Bu nedenle Etelka hem fiziksel hem ruhsal anlamda evsizleşir. Yersiz, yurtsuz ve eşyasız kalmak bir insanın kimliğinin dağıldığı en ağır tecrübelerden biridir.
Etelka, Iza’nın yanına yerleşirken evini eski damadı Antal’e sattıktan sonra, kocasının mezarını yaptırma amacıyla geri döndüğü şehrinde Antal’in teklifi üzerine eski evinde kalır bir süre. Eve girdiği anda eşyalarının bir odaya kilitlendiğini gördüğü sahne ise Etelka’nın kimlik ölümünün en çıplak noktasıdır. Yılların izleri bir odaya sıkışmış, hayatı sessizce kaldırılmıştır. “Kendi evinde kendi hayatının dışına itilmişti.” cümlesi, insanın varlığını kaybetmesinin en derin acısının yankısıdır.
Belki de çocukken arkadaşlarımıza verdiğimiz küçük eşyaların bizde uyandırdığı duyguyla akraba bir sızı:
Sevdiğimiz dostlarımıza hatıra olarak verdiğimiz nesnelerin kaybedilmemesini isterdik; çünkü o nesnenin korunması hem bize verilen değerin bir göstergesi hem de kimliğimizin emanetiydi.
Mekân üzerinden kimlik kurmak, mikro ölçekte eşya üzerinden kimlik kurmakla benzerdir; her ikisi de “Ben hâlâ hatırlanıyorum, ben hâlâ bir yerde duruyorum.” duygusunun somut ifadesidir. Bu yüzden Etelka’nın eşyalarının kilitlenmesi sadece bir düzenleme değildir; onun geçmişine, hayatına, benliğine bir kilidin vurulmasıdır. İnsan kendi hayatının dışına atıldığında ölür; Etelka’nın yaşadığı şey işte bu fark edilmeden gerçekleşen ölümdür.

Roman boyunca tüm bu çatışma, Iza’nın ilişkilerindeki duygusal mesafenin aynasında daha da belirginleşir. Antal ile ilişkisi bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Antal duygusal, spontane ve yakınlık arayan bir insandır; Iza’nın güçlü ve kendine yeten haline hayran olur. Ancak aynı zamanda o güç Antal’in kendisini yetersiz hissetmesine sebep olur. Iza ona ihtiyaç duyduğunu hissettirmez, duygularını açmaz; ilişkiyi kontrol altında tutar. Antal ise ancak sevginin içinde kendisine bir yer açıldığında var olabileceğini bilir. Iza’nın ona alan bırakmaması, Antal’in yavaş yavaş silikleşmesine ve sonunda “Iza’nın hayatında ağırlığı olmayan biri” gibi hissetmesine neden olur. Bu uzaklaşma bir ilgisizlikten değil, Iza’nın duvarlarının arasında kendini görünmez hissetmesindendir. Bu motif aslında direkt Budapeşte’de kimliğini sürdüremeyen Etelka’yı anımsatır. Tıpkı Etelka gibi Antal de Iza’da kimliğini sürdürememektedir. Ona uyum sağlamaya çalıştıkça kimliğinden koptuğunu fark eder. Çünkü kimliğiyle bu ilişkide var olamamaktadır. Iza ona bu alanı açmaz, açamaz. Çünkü Antal’in dili ona yabancıdır. Bu durum Antal’in iki kişilik yalnızlığına son vermek istemesine sebep olur ki bu son aslında kimliğine kavuşması anlamına da gelir. İnsan çoğu zaman kendisi olamadığı yerlerde sırf bir sebepten – çoğunlukla sevgiden – kalabileceğini düşünse de aslında o ilişki içerisinde geçen her an ruhundan eksiltir. Eksiltecek bir şeyi kalmayana dek bu durumu sürdürme eğiliminde olur. Burada insanın bencilliği yüzümüze bir duvar gibi çarpar yine. Aslında “öteki”ne sahip çıkarken bile korumaya çalıştığı şey ona yakıştırdığı sevgisidir. Ama buna rağmen ruhu artık kendi bedeninde yurtsuzlaştığında vazgeçer. Bu vazgeçiş bir son değil, bir başlangıç ferahlığındadır aslında. Ölmek üzereyken alınan nefese benzer. Antal’in ruhu ölmek üzereyken bu vazgeçişin nefesiyle hayata dönmüştür. Çünkü Iza’dan vazgeçmemek kendinden vazgeçmekle aynıdır.
Iza’nın Domokos’la ilişkisi ise daha farklı bir tonda aynı sorunu taşır. Domokos sanatçı ruhlu, duyarlılığı yüksek bir karakterdir. Iza’nın soğukkanlı, düzenli dünyası önce ona cazip gelir; ama zamanla Iza’nın duygulara kapalı tavrının kendi iç ritmiyle uymadığını o da fark eder. Domokos’un sevgisi kendiliğindenlik ister ve hatta bu yönüyle Antal’e benzer ama unutulmamalıdır ki Iza sevginin kendisini bile düzenlemek isteyen biridir. Bu yüzden Domokos’un uzaklaşması bir sevgisizlik değil, yine bir yer bulamayış hikâyesidir. Iza’nın güçlü duruşu ilk başta çekiciyken, duygusal yakınlığın kurulamadığı bir ilişkide zamanla boğucu olur. Şairin dediği gibi, “ehline denk gelmeyen her şey ziyan olur, can da inci mercan da”.
Tüm bu ilişkiler aynı kök soruya döner:
Bir insanı sevmek mi daha zor, yoksa sevildiğini kendi dilinde hissetmek mi?
Iza’nın dili “düzen ve yardım”; Etelka’nınki “ihtiyaç duyulmak”; Antal’ınki “yakınlık”; Domokos’unki ise “duyarlılık”tır. Hepsi sever, hepsi sevilmek ister ama hiçbiri aynı dilden konuşmaz. Bu yüzden ortaya çıkan şey sıcaklık değil yabancılaşmadır. Çünkü sevgi dilleri aydınlatılmadığında herkes kendi yalnızlığında ve belki de sadece kendisinin anladığı dilde sevmeye çalışır. Bu da bize ilişkilerin “Ben böyle anlıyorum, bana göre böyle.” üzerinden değil; “Sen nasıl anlıyorsan öyle göreyim.” üzerinden kurulması gerektiğini hatırlatır. Bu, empati değildir; çünkü empatiyi bile kendi eksenimiz üzerinden kurarız. Bu yüzden empati çoğu zaman üstten bir çabadır.
Burada ihtiyaç duyulan şey, daha derin bir açıklık ve karşıdakiyle aynı düzleme inmeye niyet etmektir. Bu yüzden sevginin bir tanımını da “öteki” üzerinden yapmamız gerekir. Bu duruma dair en güzel cümleleri kitabı okuduğum sıralarda denk geldiğim bir psikolog yazmıştı:
“Sevgi, ötekinin nasıl sevilmek istediğine de kulak vermektir. ‘Ben sevdiğimi sulayarak gösteririm’ derseniz, kaktüse yazık olur.”

