“LÜL SANAT”TAN “İMGELEM ÇOCUKLARI”NA VE ORADAN “TEŞ DERGİ”YE: 2000’Lİ YILLARDAN GÜNÜMÜZE ADANA’DA EDEBİYAT

-ADANA-
İmgelem Çocukları dergisi ve Ötekileriz Kültür Sanat Girişimi ekip arkadaşlarımdan Bahattin Yıldız’ı 2012, Mehmet Ak’ı 2021, Bahattin Avcu’yu 2022 yılında kalp krizinden kaybettim, daha çok gençtiler… 2014 yılında ise bir trafik kazasında Lül Sanat dergisinden ekip arkadaşlarım Hasan Hüseyin Gündüzalp ile Bülent Gökgöl’ü ve sinsi bir tümör nedeniyle 2015 yılında ise Mesut Yavuz’u kaybetmiştim. Biz onlarla şiirin ve edebiyatın ovasına güzel tohumlar ekmiştik. Bilinir ya da bilinmez ama bunu yapmıştık…
Gitmek kalmaktır aslında. Onlar gittiler ama hep bende kaldılar. Ah benim can arkadaşlarım! Bu kalp sizi hiç unutur mu? Ama neyleyeyim ki şu veya bu biçimde insan geldiği gibi gidiyor da, hayat bir akşam güneşi, bakmışsın batmış.
Burada Hasan Hüseyin ve Bülent’in yanı sıra Mesut, Mehmet ve Bahattinleri de anmadan geçmek olmazdı! Fakat bu yazının özneleri Hasan Hüseyin Gündüzalp ve Bülent Gökgöl olduğundan, söz ve cümleler onlardan içre olacaktır. Diğer arkadaşlarımı ise başka bir yazıda daha kapsamlı anlatmak niyetindeyim…
90’ların sonlarıydı sanırım, bir yaz gecesi uzanmış, yerel TV’lerden Kanal A’yı izliyorum. Aydın Manaşırlı’nın hazırlayıp sunduğu şiir programı Ay Vakti’ni. Her hafta izlemek için yayın gününün gelmesini beklediğim tek program. Program saati gelmiş ve Aydın’ın karşısında deli dolu bir şair, elinde “Ki Belki” adlı kitabı, ondan şiirler okuyor heyecanla, kendime benzettim ilkin, şiir coşkusu öyle yoğun ki… Program gece yarılarına kadar sürdü, ben de uykuyu askıya aldım. Sonrasında dedim; bu çocukla mutlaka tanışmalıyım, belki hayalimdeki projeleri birlikte gerçekleştirebiliriz. Bir yolunu buldum ve tanıştık. Gördüm ki ikimizin kafa da aynı kafa… İkimizde de egemene başkaldıran derin bir iç görü var. Sözünü ettiğimiz egemen İstanbul… İstanbul dergileri, banka yayınevleri, dergilerde yuvalanıp kendi takımını kuranlar ve Anadolulu kalemşorlara yol vermeyenler… En azından o vakitler böyle keskin düşünceler taşıyoruz. Çoğunlukla haklıyız da. Peki, ne yapmalı? Buluşup görüşmeler, fikir alışverişleri, tartışmalar… Bu böyle iki yıla yakın sürdü. Bir grup oluşmuştu, edebiyat grubu… Artık dergi çıkarmaktan falan söz ediyorduk. Dergimizi çıkarana kadar mevcut Adana edebiyat mahfillerinde buluşmalar, görüşmeler, edebiyat ve memleket odaklı tartışmalar oluyor, dergiler kuruluyor, dergiler kapatılıyordu söz ateşiyle…
Bu mahfillerdeki çoğu insanlar eskiden beri birbiriyle tanışık kişiler aslında. İnsancıl dergisinin Çukurova ayağında birlikte yol yürüyenler var, bunlar: Hasan Hüseyin Gündüzalp, Bahattin Avcu, Altan Doğan, Muhittin Çoban gibi arkadaşlar. Sonrasında bir Karınca dergisi maceraları olmuş, tek sayı mı çıkmış nedir bunu tam anımsamıyorum. Birçoğu da birbiriyle nizalı… Aralarında bizce sudan, onlara sorulsa önemli sebeplerle küslükler oluşanlar da var. Ben içlerinde en yeni ve dışarıdan biriyim. Hepsiyle aram iyi… Hasan Hüseyin de öyle. Benim mizaç biraz suskun. O konuşkan. Girdiği her ortamın ortasına bir ferahlık döken ibriği var elinde Hasan Hüseyin’in. Küslük tutmaz biri. Birlikte bütün gruplarla görüşebilen ender kişilerdeniz.
Aykırısanat, Söylem ve Ardıçkuşu dergileri, bir de o sıralar yeni bir oluşum olan A Edebiyat dergisi grubu var, Çukurova Edebiyatçılar Derneği de yeni kurulmuş, ortam bitek… Lakin bizim o zamanki ivecen ve gelgitli duygularımıza göre “Çukurova’da neler oluyor?” dedirtecek aşkın işler yapılamıyor, Toroslar aşılamıyor? Bu boşluğu doldurmalıyız diye düşler kuruyoruz. (Şimdiki aklımla tartıyorum da hepsinin yeri ve değeri farklıymış hâlbuki! Çukurova’da Söylem’i yüz küsur sayı çıkararak edebiyata hizmet etmiş Mehmet Çetinkaya; gençlerin elinden tutmuş Aykırısanat ve Mehmet Demirel Babacanoğlu; Ardıçkuşu ve Burhan Mendi hiç takdir edilmez mi? Edilir tabii.)
Sular’da Şamdan Pub isminde bir birahane vardı o vakitler. Hasan Hüseyin ile birlikte burada nice dergi çıkarma düşleri kuruyor, nice biraları götürüyoruz. Böyle böyle düş ve düşünceyi bir gerçekliğe dönüştürmek için 2001 yılının Ocak ayı sonlarına doğru sanırım, Çakmak Plaza arkasında Muhittin Çoban arkadaşımızın Eskiyer Kafe’sinde buluşuyoruz. Toplantıya çağrılı isimler şunlar: İlhan Kemal, Hasan Hüseyin Gündüzalp, Mesut Yavuz, Bahattin Avcu, Osman Erkan, Yusuf Kaptan, Kusey Tangüler, Zeki Solmaz ve Muhittin Çoban. İsimler konusunda hafızam beni yanıltıyor olabilir ama böyleydi sanırım. Lül Sanat dergisinin ikinci sayısı kapağındaki gülümseyen fotoğrafımı, dergi çıkarmayı karara bağlamamızın ardından bende oluşan sevinç anında çekmiş Mesut, vay be. Yoğun tartışmalar sonunda dergi çıkarmaya karar vermişiz. Hasan Hüseyin, İbrahim Tayfur adlı bir şair arkadaşın yer sorununu çözdüğünü, ofisimizin Kasım Gülek Köprüsü’nün alt taraflarında olduğunu, Mesut Yavuz’un da grafik tasarım işlerini yürüteceğini söylemesinin ardından coşku doruğa çıkıyor. Yayın kurulu; Hasan Hüseyin Gündüzalp, İlhan Kemal Kaplan (O vakitler soyadımı da kullanmaktaydım), Yusuf Kaptan, Kusey Tangüler ve İbrahim Tayfur’dan oluşturuluyor. Sahip olarak Mesut Yavuz, düzeltmen olarak Bahattin Avcu seçiliyor. Yolda bize katılarak dışarıdan destek verenlerimiz de çok oluyor. Örneğin İbrahim Alp, örneğin Nuray Cihan, Aysel Kılıç örneğin… Bir de dergi yönetiminde olmamakla birlikte öncü genç kalemlerimiz var: Özlem Erarslan, Doğan Can gibi… Yayın kurulu, yönetim kadrosu tamam da peki dergi adı ne olacaktı? Ad konusunda sadece Antakya dağlarında mart ayında açan lül çiçeğinden söz ediyor Mesut, Osman Erkan rüyasında böyle bir çiçek gördüğünü, ak sakallı bir bilgenin çiçeğin adının lül olduğunu söylediğini zikrediyor… Böyle miydi, sahi? Öyle sanıyorum! Ne ilginç, ne sıra dışı bir durum… Herkes şoke vaziyette… Ve yeni bir dergi doğuyor. Hoş geldin, bebek… Hoş geldin, Lül Sanat. Tesadüf o ki “lül”ün bir diğer anlamı da “şenlik”miş. Sanatta şenlik! Yaşasın!
İlk sayımız Mart 2001’de çıkıyor. Çıkar çıkmaz ulusal düzlemde ses getiriyoruz. Gerçekten de müthiş bir teveccüh görüyor dergi. Çınarlar Adnan Yücel ve Ozan Telli de sanat danışmanı olarak bize omuz vermiş ki kim tutar bizi… En iyi şiirlerimizi ve yazılarımızı dergimize veriyoruz. Ezel Balkan, Lül Sanat’ın üç sayısına baktığında gençler içinden İlhan Kemal, Özlem Eraslan ve Kusey Tangüler’in birer parlayan yıldız olabilecekleri minvalinde sözleri de içeren kapsamlı bir yazı yayımlıyor dördüncü sayımızda… Laf aramızda Ezel Balkan’ın Hilmi Haşal olduğunu yazın tarzından şıp diye tanımıştım ama hiç bunu belli etmemiştim o vakitler… Sonra dergi Latife Tekin tarafından Bodrum’da düzenlenen dergiler toplantısına davet ediliyor…
Ardından merkezinin Konya olduğunu duyduğumuz Yom Sanat dergisi Adana’da kendisine omuzdaşlar buluyor. Ersun Çıplak, Cuma Duymaz gibi bazı Adanalı arkadaşlar burada kümeleniyor. O vakitler birbirimizi rakip olarak görüyoruz içten içe, bunu belli etmemeye çalışsak da. Şimdi düşünüyorum da o ne manalı bir rekabetmiş meğer. Bir sinerji ortamı yaratmışız istemeyerek de olsa… (Paranteze alarak belirtmeli: Ve bu rekabet ortamında içinden yarınlara uzanmasını bilen iyi şairler yetiştirmiş Çukurova…) Ki hemen peşinden Lül Sanat’tan ayrılarak benim de içinde yer aldığım İmgelem Çocukları dergisi Zeki Karaaslan, Bahattin Avcu, Mehmet Ak, Pali Canon ve Cumali Başeğmez tarafından, Heves dergisi ise Mehmet Öztek ve Ali Özgür Özkaracı’nın ağırlığının yoğun olduğu bir ekipçe iyi dergiler olarak çıkmıştı… Çukurova’da neler oluyor diye kısa sürede sordurtmuştuk edebiyat âlemine…
Lül Sanat’tan 6’ncı sayı sonunda ayrılmış, yukarıda da belirttiğim üzere başka bir arkadaş grubuyla İmgelem Çocukları dergisini kurmuştuk… Böyle gerekmişti. Ayrılma gerekçemi arkadaşlarıma Hasan Hüseyin ve Mesut’a söylemiştim. Ayrıldım diye arkadaşlarla hiç küslük yaşamadım. Ayrılık da aşktandı çünkü…
HASAN HÜSEYİN GÜNDÜZALP İLE BİR ANI
Daha dergi çıkarmadan önce de şiir üzerine ateşli sohbetlerimiz olur, yazdıklarımızı birbirimize gösterirdik. Arada Aykırısanat, A Edebiyat, Ardıçkuşu ya da Söylem dergilerinde yayımlattığımız da olurdu. Neticede bu dergiler kendi kentimizin dergileriydi ve şiirlerimizi yayımlamakta duygusal da davranabilirlerdi. Başka dergilere de göndermeliydi. Ben öyle yaptım. Ama sanki sözleşmişler gibi aynı cevabı veriyorlardı: “Şiiriniz yayımlanmaya değer bulunmamıştır!” Böyle bir dönüşle kalsam iyi, bazıları da; “Böyle absürt şiir mi olur?” diyordu.
Bir gün Hasan Hüseyin’e Adana dergileri dışındaki dergilerden ret yanıtı aldığımı, demek ki bu işi başaramadığımı, dolayısıyla şiirlerimi yakacağımı söylemiştim. O ise bana tatlı bir şekilde kızmış: “Sakın yakma, İlhan, özgün bir dilin var, insanlar alışık olmadıklarını yadırgarlar ilkin, senin şiirlerindeki işçiliği ve derinliği şimdilik kavrayamıyorlar, gör bak, gelecek yıllarda hakkında dosyalar yapılacak, şiirlerin incelemelere konu olacak, antolojilerde şiirine yer vermek için yarışacaklar!” demiş, beni bu eylemden caydırmıştı. Süreç içerisinde dediği gibi de oldu sanırım… “Kelebeğin Rüyası” filminde geçen benzer sahneleri ben de yaşamıştım… Şimdi İlhan Kemal ve şiiri varsa biraz da onun o tatlı kaş çatmasındandır bana… Ve tabii, sevgili arkadaşım, merhum Bahattin Avcu’nun bu konudaki beni cesaretlendiren telkinlerini de ıskalayamam.
BÜLENT GÖKGÖL VE ARKADAŞLIĞIMIZ
Bülent, Lül Sanat dergisi kadrosunda değildi ama kadro dışından bir arkadaşımız olarak her türlü desteğini bizden esirgememişti. Ben ve Bülent aynı mahallede oturuyorduk. Şimdilerde kapalı olan Carrefoursa İş Merkezi’ndeki taksi durağının yöneticilerindendi, burası evime çok yakındı, sık sık yanına uğrardım. Şiire dair saatlerce sohbetimiz olurdu. Yeni bir şiirim varsa ilk önce Bülent ile üzerine konuşurduk. Onun bir yeni şiiri varsa bana okuturdu ilkin. Çıktığını göremeden aramızdan ayrıldığı ilk ve tek kitabı “Davuş”un her satırına beraber göz düşürmüşüzdür desem yeridir…
SON SÖZ
2000’li yıllarda Çukurova’da yarattığımız edebiyat ortamı, bizler alandan çekildikten sonra çok kan kaybetti. O vakitler muhteşem işlere imza attık. Yer gök tanıktır. Sonra, çekildik alandan. En azından ben öyle yaptım. Küstürüldüm belki… Uzun yıllar yeni oluşumlar için yapılan davetleri kabul etmedim… Ta ki 2023 yılına kadar… Şimdilerde yepyeni bir heyecan içindeyim: Edebiyat, tiyatro ve gösteri dünyası alanındaki içerikleriyle sanat ortamına farklı bir soluk katan, yakında üçüncü sayısına ulaşacak olan Teş Dergi’nin kuruluşunda Kurtuluş Bilgilioğul, Mustafa Bal, Zafer Doruk, Mehmet Emin Yeniçeri, Selda Kaya, Ruhan Mavruk, Ayfer Karakaş, Neslihan Dağlı ile birlikte görev almış ve sanat danışmanlığını üstlenmiş bulunmaktayım.
Bir zamanlar onlarca edebiyat dergisinin yayımlandığı Adana’da şimdilerde aktif olarak çıkmaya devam eden Mehmet Taşar’ın Yaşam Sanat’ı, uzun süre ara verdikten sonra yeniden yayımlama kararı alınan Ersun Çıplak ve Cuma Duymaz’ın çıkardıkları Karayazı dergisi, kapandığı duyurulmayan –en azından ben duymadım– ancak uzun süredir çıkmayan Mehmet Çetinkaya’nın Söylem’i ile Teş Dergi kalmıştır. Hepsine başarılar dilerim.
Yukarıda adını anamadığım, kapanan Tını, Sümüklüböcek, BH, İmgelem ve Turunç gibi dergilerimiz ve yöneticilerine de edebiyat ufkumuza kattıkları o kızıl renk için sonsuz teşekkür eder, adını hatırlayamadıklarım var ise özür dilerim.

