1 TÜRK LİRASI 50 DOLAR

-ADANA-
1 Türk lirasının 50 avro ve 50 dolar ettiği ütopik bir ekonomi düşünün, sadece parasal, yani maddi göstergelerin değil, sosyal hayatın, insan psikolojisinin ve günlük alışkanlıkların da kökten değişeceği büyüleyici bir hayatın göbeğinde bulursunuz kendinizi.
Ütopik dediğime bakmayın, aslında dört tarafı denizlerle çevrili, dört mevsimi yaşayan, dünyanın kalbi bir ülkemiz var, topraklar verimli, yer altı ve yer üstü zenginliklerimiz saymakla bitmez, kuru dalı toprağa diksen yeşerecek bu coğrafyada nasıl yokluk çekiyoruz, inanın anlamış değilim. Aslında 1 Türk lirası değil elli, 100 dolar edecek ekonomiye kavuşabiliriz ama olmuyor.
Bakın, Türk lirasının bu kadar değerli olması neleri değiştirir hayatımızda?
İlk önce sokaklarda dilenen olmazdı, hırsızlık, adam kayırmaca, rüşvet, cinayet, yol kavgası, yan baktın davası hiç olmazdı.
Esnaf, milleti kazıklamaz; ev sahibi, kiracısına sataşmaz; bırakın marketlerdeki hırsızlığı, cami önünde terlik bile çalınmaz, bu kadar çok günah işlenmezdi.
Dünyanın gezgini Türk vatandaşı olurdu: Bırakın Avrupa’yı veya Amerika’yı, dünyanın en lüks tatil merkezleri, egzotik adalar ve metropoller orta gelirli bir Türk vatandaşı için bile hafta sonu kaçamağı rotası haline gelirdi. “Hayatım, bu akşam yemeğimizi Monako’da mı, yoksa Paris’te mi yesek?”
Tabii ki şu an bizim ütopik hayallerimizi yaşayanlar var; milleti soyan hırsızlar çetesi, fon vurguncuları, devleti soyup soğana çeviren bürokratlar, saray soytarıları, kendisine emanet edilen bakanlığı dolandıranlar, vekiller… 85 milyonluk ülkenin belki yüzde 10’u… Oysa bu vurgunlar, bu soygunlar olmasa 85 milyon da bu ütopik hayatı rahatlıkla yaşardı. Türk lirası bu kadar değer kaybetmezdi.
Türkiye’yi ziyaret eden yabancı turist profili tamamen değişirdi. Ucuz tatil için gelen kitle yerine, Türkiye kendi entelektüelleri, sanatçıları ve emeklileriyle birlikte dünyanın dört bir yanından gelen kültürel zenginliği yüksek misafirlerin ve dijital göçebelerin gözde merkezi olurdu. Ne idüğü belli olmayan yamyamlar, haydutlar, teröristler, sığınmacılar ülkeyi işgal edemezlerdi.
Bir düşünün, kabile hayatı yaşayan yamyamların bile parası Türk parasının yirmi, otuz katı. Paramız o kadar çok değer kaybetti ki önüne gelen herkes rahatlıkla bizim ülkemize gelebiliyor ama biz gidecek olsak yemin ediyorum şehirlerarası yolculuğa çıkmak bile işkence oluyor bize.
Kendi vatanımızda, kendi devletimizin ve bayrağımızın altında çocuklarımızı okutamıyoruz, gece gündüz çalışıyorum ben ama yine de çocuklarımı okutmakta güçlük çekiyorum. Her bankaya borcum var. Lanet olsun bu düzene, bu lanet çağa, yamyamlar gelip benim ülkemde cenneti yaşayarak okulunu okuyor ama biz yıpranıyoruz, çırpınıyoruz, yine de iki yakamız bir araya gelmiyor. Eğer 1 Türk lirası elli dolar olsaydı bunlar olmazdı.
Yayıncılık sektörü altın çağını yaşardı; kaliteli ciltli kitaplar, sanat albümleri ve antolojiler herkesin kolayca erişebileceği lüksler olmaktan çıkar, günlük tüketim nesnesine dönüşürdü. Parasızlıktan öğrenciler bir kitap alamazken her kitaba erişebilir olurdu. Ekmek kuyruğu gibi kitap satın alma kuyrukları olurdu. Gençler umutsuz olmazdı, yol parasını düşünmez, hiçbir çocuk yatağına aç girmezdi.
Tarlada ürün kalmazdı, çiftçi maddi sıkıntı çekmezdi. Fabrikalar kapatılmazdı, aksine yeni fabrikalar açılırdı.
Yazarlar, şairler ve plastik sanatçılar ekonomik kaygılardan tamamen arınarak yalnızca eser üretmeye odaklanabilir, devlet ve özel sektör sanat fonları devasa boyutlara ulaşabilirdi.
Türkiye, dünyanın dört bir yanından bilim insanlarının, akademisyenlerin ve nitelikli beyinlerin çalışmak için sıraya girdiği bir cazibe merkezi haline gelirdi; beyin göçü tersine akardı.
Ay sonunu getirmek, kira ödemek veya bir ev / araba sahibi olmak gibi temel kaygılar, toplumun ezici bir çoğunluğunun gündeminden tamamen düşerdi. Bireyler enerjilerini hayatta kalmaya değil, kişisel gelişime, hobilere, felsefeye ve sanata kanalize ederlerdi. İnsanların yüzleri gülerdi. Sokağa çıkıp bakıyorum, herkes mutsuz, başı öne düşük…
İnsanlar geçim derdiyle boğuşmadığı için günlük mesai saatleri gözle görülür ölçüde kısalırdı, örneğin haftada 20-25 saat çalışma standart olurdu.
Toplumda kronikleşmiş olan yorgunluk, stres ve tahammülsüzlük yerini daha sakin, huzurlu ve sosyal bir yaşama bırakırdı. Araba kornaları çalmaz, kavgalar, küfürler, cinnetler olmazdı. İnsanlar birbirlerine karşı daha anlayışlı, daha nazik, daha yardımsever olurlardı.
Meydanlar, kafeler, tiyatro salonları ve atölyeler günün her saatinde insanlarla dolar; sohbet, münazara ve sanatsal üretim toplumsal hayatın merkezine yerleşirdi.
Geçim derdi, gelecek kaygısı, kira borcu yok olur, yerini huzur alırdı. Ama ne yazık ki ülkemiz emanete ihanet eden hırsızların elinde can çekişiyor ve bizler de doğal olarak bu lanet çağda ezilmeye, sürünmeye, yoksulluk için çırpınmaya mahkûm olmuş durumdayız. Ben kendi adıma bana bu lanet hayatı layık görenlere, bana bu lanet yoksulluğu, parasızlığı yaşatanlara hakkımı helal etmiyorum. Bir defa bile oy vermediğim bir iktidarın beni bu kadar umutsuzluğa, borçlara, mutsuzluğa gömmesi canımı sıkıyor. Çevremde yıllarca iktidara oy veren, lüks ve şatafat içinde yaşayan ve yokluk yüzü görmeyenler var. Bir eli yağda bir eli balda, lüks arabalar, villalar… ama yaralı parmağa işemezler. Beş vakit namaz kıldığı için kendilerini Müslüman zannederler.
Onlara Jose Saramago’nun şu sözünü hatırlatmak isterim: “Körlüğün en tehlikeli hali, kendi bakış açını tek gerçeklik sanmaktır.” Benim bu çaresizliğime, devasa borçlarıma sebep sizsiniz. Kıldığınız namaz, tuttuğunuz oruç sizi kurtarmaz. Mahşerde görüşürüz…

