GÜLHAN DAVARCI’NIN ‘SİSLER DAĞILDIĞINDA’ ROMANINDA BABA-KIZ İLİŞKİSİ ÜZERİNE

-ADANA-
Uzun Sıcak Yaz / Okuma Günlükleri – I
“Dünyaya bir kez çocukken bakarız, gerisi hatıradır.” – Louise Glück
Uzun, sıcak bir yaz… Aslında son ayına girdik çok uzun sandığımız yazın, biliyorum ama yakalayabildiğim zamanı kayda geçirmek istiyorum yine de. Çünkü yaz geçiyor; kalan, zamana direnen yazı oluyor.
Yaz başında okuduğum kitaplardan biri ‘Sisler Dağıldığında’. Everest’in ilk roman ödülünü almış 2023’te Gülhan Davarcı bu romanla. Bu romana baba-kız ilişkisi, sevgi, sevginin bir nevi tahakküme dönüşmesi bağlamından bakmaya çalışacağım.
Gülhan Davarcı, 1984’te Kayseri’de doğmuş. İstanbul Üniversitesi Kadın Çalışmaları Anabilim Dalında “Şen Sahir Sılan’ın Otobiyografisinde ‘Ben’in Suskunluklarının Feminist Analizi” başlıklı teziyle yüksek lisansını tamamlamış. 2009 yılından beri de İngilizce öğretmenliği yaptığına dair bilgiler var hayatıyla ilgili.
‘Çok Özel Dostlar Kulübü’ ilk öykü kitabı, yayımlandığında övgüler alıyor yazar; öyküleri “akıcı bir dille yazılmış, derinlikli ve demlenmiş” bulunuyor. ‘Sisler Dağıldığında’ ilk romanı, bu yıl basılan bir öykü kitabı daha var yazarın: ‘Unutma Beni Dolması’. Bu öyküler üzerine de olumlu değerlendirmeler yapılıyor. Öykülerin her biri üzerine söyleyebileceğim sözler var, çok akıcı bir üslup ve yalın bir anlatımla önemli pek çok temaya değiniyor yazar ama bu yazı romanına odaklanıyor.
Gülhan Davarcı hayatının ayrıntıları ile ilgili konuşmayı sevmediğini belirtiyor, ilk öykü kitabı dolayısıyla Çatlak Zemin’e verdiği röportajda; “Beni tanımlayan şeyler nelerdir?” diyor; hayatının ayrıntıları ile ilgili vereceği cevapların varoluşunu tanımlayamayacağını, bu konulardaki cevapların metinlerinden bağımsız analiz edilebileceğini dile getiriyor. Gülhan Davarcı, “Dünyaya bir kez çocukken bakarız, gerisi hatıradır” diyen Louise Glück’e inanıyor. Kitaplarının içindeki biyografisinde özellikle belirtildiğine dayanarak bu sözün yazarın önemsediği bir çıkış noktası olduğunu düşünüyorum.
Ben de yazarın elimizdeki metinlerine, özellikle de baba-kız ilişkisi, sevgiye dayanan psikolojik şiddete yoğunlaşan romanına odaklanarak değerlendireceğim onun edebiyatını.
Roman, 2023’te Cemil Kavukçu’nun destek verdiği; Bahriye Çeri, Çimen Günay Erkol, Gülfem Pamuk, Irmak Zileli ve Sibel Oral’dan oluşan jüriden birincilik alıyor. Jürinin ödülü vermekteki gerekçesi, “baba erkini deşifre etmesi, farklı biçimlerini görünür kılması, bunu yaparken güçlü bir kurgu oluşturması, dili gösteriye kaçmadan olgun ve tutumlu kullanımı, karakterin psikolojik derinliğini yansıtmadaki başarısı” olarak belirtilmiş.

‘Sisler Dağıldığında’, İnci’nin babasını aniden kaybetmesinden sonra evine kapandığı yas süreciyle başlıyor. Çocukluğundan beri babasının sürekli bunu dikte etmesiyle iki kişilik bir aile oldukları gerçeği ile büyüyen İnci, babasının elli sekiz yaşında, bir kalp krizi sonucu ani ölümüyle boşluğa düşer, kendini eve kapatır. Tam da bu yas sürecinin içindeyken hayatına Sedef dâhil olur. Karşı daireye taşınan, yalnız bir anne olan Sedef, sürekli ağlayan bebeğini uyuttuktan sonra, elinde bebek telsiziyle gelip İnci’yle “bir kahve içimi” sürede sohbet etmeye başlar. Sedef’in bu ziyaretleri, “iki kişilik bir aile”den geriye kalan İnci’yi başlarda rahatsız etse de Sedef’e karşı koyamaz. Ara ara yapılan bu ziyaretler esnasındaki kısa konuşmalarla birlikte İnci farkında olmadan kendi içinde geçmişiyle ilgili sorgulamalara başlar. Babasıyla ilişkisini, anılarını, anılarda silik, buğulu kalmış yanları düşünmeye, onlarla yüzleşmeye başlar.
Babası, bütün hayatını kızına adamış, ona göre planlayıp yaşamış yalnız bir adamdır. Anne nerededir, ona ne olmuştur, bunu romanın sonuna kadar öğrenemeyiz. Bu konuda başkalarının soru sormasının önünü kapattığı gibi İnci’nin de bu konuyu konuşmasına hiç fırsat vermemiştir baba. Babası: “(…) kimsenin sorularla kafanı karıştırmasına izin verme, İnci, onlar bizi anlayamaz, biz iki kişilik bir aileyiz.” (s.25) diyerek başkalarının onların hayatı ile ilgili soru sormasını istemediğini belirtirken İnci’nin de bazı konularda soru sormasını önlemiştir. İnci, pek çok konuda kızının üzerine titreyen, sevgisiyle ve ilgisiyle onu kuşatan babasına annesiyle ilgili konularda soru sormaktan korkmaktadır. İnci, Sedef’in eski eşiyle çekişmeli ilişkisinin dinleyicisi oldukça kendi hayatıyla ilgili gölgede kalan zamanları, babasından geride kalan izleri takip ederek çözmeye çalışır. Babasının okuduğu romanlarda altını çizdiği satırlarda, onun ölümünden nice sonra babasının odasında, dolaplarındaki eşyalarda bir iz arar, ne aradığını bilmeden.
Baba, kendine özgü kurallarıyla şekillendirmiştir hayatlarının her yönünü. Salondaki kitaplık, babasının hepsi ölmüş, erkek yazarların eserlerinden seçtiği kitaplardan oluşmaktadır. Çünkü “Yaşayanlarla işimiz yok bizim, (…) hayatta olan yazarlara güvenemeyiz. Her an ortaya çıkıp kendileriyle ve yazdıklarıyla çelişecek saçma sapan hareketlerde bulunarak bizi hayal kırıklığına uğratabilirler.” (s.14) der babası.
Kızıyla alışverişe çıkmaktan zevk alan, kızının kıyafetleri denemesini ilgiyle izleyen, her giydiğini yakıştırıp alması için ısrar eden bir babadır Kenan Yılmaz ama hayatının daha önemli kararlarını alırken İnci’yi yönlendirmekten geri durmaz. Edebiyat okumak isteyen kızını “Sayısal bölümdeki meslekleri istemedin zaten, edebiyat iş alanı bakımından sınırlı, bari hukuk oku, kızım” (s.58) diyerek kızının meslek seçimini kendi doğrularına göre belirlemiştir. Mezuniyetinden sonra avukat olmak isteyip istemediğinden emin olmayan İnci, hocalarından gelen teklifi değerlendirip akademide kalmanın kendisini mutlu edeceğini babasına söyler. Ancak babası bunu uygun bulmaz: “Asistan olup da ne yapacaksın, İnci, hocaların peşinde mi dolaşacaksın senelerce bir kürsü kapmak için, hem de üç kuruşa?” diye karşı çıkar. Asistanlığı denemek isteyen, olmazsa bırakıp avukatlık yapabileceğini söyleyen kızının lafını “Sence de mantıksız bir seçimi denemek için yıllarını boşa harcamaya değer mi, kızım?” (s.58) sözleriyle açılmamak üzere tamamen kapatır.
İnci’nin hayatındaki diğer iki önemli kişi de Talar ve Eren’dir. Her ikisiyle de okul arkadaşlığıyla gelişen uzun bir zamana dayanan bir yakınlığı vardır İnci’nin; hatta Eren’le bir süre sevgilisi olarak da birbirilerinin hayatında önemli bir yere sahip olmuşlardır. Ancak zamanla bu ilişki yürümemiş, yine de arkadaş kalmayı başarmışlardır. Talar ve Eren, İnci’nin kendini eve kapatıp hayattan soyutlamaya vardırdığı yas sürecinde sık sık onu ziyaret ederek beslenmesinden dışarı çıkıp yürüyüş yapmasına eşlik etmeye kadar pek çok biçimde onunla ilgilenirler. Ama İnci çoğu zaman bu ilgiden de, özellikle Eren’in ilgisinden; sıkılmakta, bundan kaçmaya çalışmaktadır. Oturdukları apartmanın görevlisi Ahmet Bey de diğer taraftan İnci’yi göz hapsinde tutanlardan biridir. Hatta İnci zamanla Ahmet Bey’in özellikle Eren’le iş birliği içinde olduğundan, ona haber taşıdığından şüphelenmeye başlar.
Eren’in İnci’ye kahvaltı hazırlamak için eve geldiği bir sabah, İnci’ye annesini araması için ısrar etmesi ikisi arasında bir gerilime sebep olur. İnci kendisini üç yaşındayken terk edip giden, bir daha aramayan bir anneyi aramak istemediğini söyledikçe Eren’in belki de annesinin aradığını, bunu babasının saklamış olabileceğini ima etmesiyle tartışırlar. İnci’nin onun iyiliğini istemekten başka bir amacı olmayan, bütün bir hayatını kızına adayan bir babanın bu şekilde davranmayacağına inancı tamdır:
“Bir çocuğun annesiz iyi olamayacağını bilecek kadar akıllı, vicdanlı bir adamdı benim babam. Bütün ömrünü beni mutlu etmek, annemin yokluğunu hissettirmemek için harcadı. (…) Hem sen neden hep babamda kusur arıyorsun, yok, bütün kararlarını etkiliyor, sana alan açmıyor, hayatını onun doğrularına göre yaşıyorsun, diye kaç defa söyledin. Bazen düşünüyorum biliyor musun, babam kesin sezdi senin bu düşüncelerini, o yüzden onaylamadı birlikteliğimizi.” (s.36)
Belki bu tartışma o an için Eren ve İnci arasında bir gerilime sebep olur ama aynı zamanda Eren’in ikisinin ayrılma sebebini sormasına, İnci’nin kendi içinde kendini inandırmaya çalışan sebep bulmaya çalışmasına sebep olur.
Kenan, erken yaşta boşanmış bir erkek olarak yeniden evlenip kendine bir başka hayat kurabilecekken bunu yapmamış, küçük kızını kendi başına büyütmeyi seçmiştir. İşten çıkar çıkmaz kızı bakıcıların elinde daha uzun saatler kalmasın diye erkenden eve gelmiş, ona hem anne hem de teyze, hala, dede, bir ailede olabilecek bütün yakınları olmuştur. Kızı büyüdükten sonra da yurt içinde pek çok yeri, yurt dışında yirmiden fazla ülkeyi birlikte gezmişler ve her gittikleri kentin müzelerini, saraylarını, konser salonlarını birlikte keşfetmişler, Roma’da Aşk Çeşmesi’ne para atmak gibi turistik rutinleri birlikte yerine getirmişlerdir. Çünkü onlar “birbirlerinin en iyi arkadaşı”dır. Kenan, apartmandakilere, iş yerindekilere, onu tanıyan herkese göre “çok iyi bir baba”dır.
Sedef’le birlikte zaman geçirdikçe Sedef’in soruları, İnci’yi tedirgin etse de bir taraftan da kendisine konuşulması bile yasaklanmış geçmişini düşünmeye iter. O da Sedef’i, neden kocasını terk ettiğini, iki yaşında bir bebeği tek başına büyütmeye çalıştığını merak eder. Sedef, aşk kadar önemli bir şeyden, “sınırları korumanın önemi”nden söz eder İnci’ye. Bir başka şey daha söyler Sedef:
“Bazen insan hatırlamak istediklerini hatırlar sadece. Hatırlanmayanlarsa gün yüzüne çıkmak için sabırla bekler.” (s.81)
Sahi, İnci geçmişiyle ilgili “hatırlanmayanları” ne zaman, ne şekilde hatırlayacaktır? Yoksa içinden geçirdiği gibi “İki kişilik bir ailede, diğerine güvenemezse insan, hayatta nasıl kalır?” (s.129) diye düşündüğünden geçmişle ilgili şeyleri bastırmaya mı devam edecektir?
Baskı nerede başlıyor? Şiddet nedir? Saf kötülüğün olduğu yerde ortaya çıkan her şey kolayca görünür olabilir. Baskıyı, şiddeti hemen tanımlayabiliriz. Ya büyük bir sevginin egemen olduğu ilişkilerde? Sarıp sarmalayan, koruyan, gözeten, sizin yerinize her şeyi düşünen, planlayan bir sevenin belirlediği doğrulara uymak zorunluluğu? Üstelik kötülük ve katılığa karşılık vermek, onunla mücadele etmek daha kolay ve anlaşılabilirken iyilik ve sevginin üzerinizdeki tahakkümünü fark etmek, aklının ucundan bile geçse bu düşünceden suçluluk duymak ya?
Böyle bağlayıcı bir sevgiye maruz kalan İnci’nin özgürleşmesi için babasının ölmesi yetmemiş; onun sevgisiyle İnci’yi kendisine, bütün kurallarına ve iki kişilik yalnızlığa mahkûm eden babasıyla vedalaşmayı başarması gerekecektir.

Gülhan Davarcı, romandaki pasif şiddetin etkisini çok yalın bir dille anlatmayı başarmış. Kitabı kapattıktan sonra da bir yerlerde yaşamaya devam eden karakterler, örneğin bir İnci, yaratmayı başarmış. Gülhan Davarcı’nın öykülerini okumaktan da ayrı keyif aldığımı belirtmeliyim. Sanırım bundan sonrası için de takip edeceğim yazarlardan biri olacak.
Romandan birkaç sözle bitirmek istiyorum:
“İnsanlar çok sevdiği birini kaybettiğinde kalanlardan güç alır. İki kişilik ailelerde biri gidince, kalan kime yaslanır? Hatırlıyor musun, bana bir keresinde her Ermeni ailesinin köklerinde kederli bir suskunluğun yattığını söylemiştin. Çok düşündüm bu sözün üzerine. Ama ne fark ettim biliyor musun, onlar kendilerinden başka bu yazgıyı paylaşan çok sayıda insan olduğunun bilincindeler. Bu önemli bir nokta…” (s.55-56)
Not: Gülhan Davarcı, ‘Sisler Dağıldığında’, Everest, 2024, 1. Baskı esas alınmıştır.

