MEKTUP, BABALIK, HAFIZA, KAYBEDİLEN DOSTLAR VE SON BASKI

-İSTANBUL-
Takvimler 4 Ocak’ı gösterirken Son Baskı, 5 Ocak’ta 22’nci yaşına basıyor. Zaman, bu dergide bazen bir mektup aralığı, bazen bir çocuğun büyüyüşü, bazen de sessizce aramızdan ayrılan bir dostun ardından kalan boşluk olarak ilerliyor. Bugün editörünün kaleminden; büyüyen Ali’ye, olgunlaşan bir dergiye ve geçen yıllara bakarken bu yolculuğun en başındaki sesi yeniden duymak anlamlı hale geliyor. Cuma Erdoğan’ın henüz doğmamış bir çocuğa, kendi çocuğuna yazdığı bu mektup, bir babanın heyecanının ötesinde, Son Baskı’nın ilk nefeslerinden biri olduğu kadar; perde arkasında emek veren, adı yazılarda çok geçmeyen ama izi kalanlara da sessiz bir selam niteliği taşıyor.
Mektupların yaşamımızdaki vazgeçilmez yerine çeşitli zamanlarda vurgu yapmış, sevdiklerime mektuplar yazmıştım.
26 Ekim 2024 akşamı dergimizin Adana’da düzenlenen 20’nci yaş günü toplantısına katılmış, yazar dostlarımızla birlikte olmuştum. Orada ilk editörümüz İsmail Güneş; “Son Baskı’nın ilk yazarlarındandır Cuma Erdoğan… Cuma Ağabey, o dönem Ali’sini bekliyor, ilk yazıları da doğacak çocuğu Ali’ye mektuplar… Ve bugün o çocuk bir tıp öğrencisi…” diye bir konuşma yapmış, şu anki editörümüz Başar Şeker ise bu konuşmayı alıntılayıp aşağıdakileri de ilave ederek doyumsuz yazısına devam etmişti: “Doğacak çocuğa yazılan mektuplar gibi özenle ele alınmış, özenle büyütülmüş ve bir tıp öğrencisi olan Ali’nin babasına yaşattığı duyguyu her birimizde uyandıran, adeta evladımız olan Son Baskı’mız bugün 20 yaşında…”
Levent Erdoğan; çoğunuz bilmezsiniz, perde arkasında dergimizin teknolojik sorunlarını gideren, Başar ile birlikte mesaisinin çoğunu harcayarak görünmez kahramanlarımızdandı…
Biri hariç benim eski yazılarımı da büyük uğraşlar sonucu gün yüzüne çıkarmıştı. Aşağıdaki mektup da bunlardan birisidir.
25 Mayıs 2025 tarihinde tüm sevdiklerini acıya boğarak aramızdan ayrıldı Levent.
“Mayıs Yıldızları” yazımda; 1977’in 1 Mayıs’ında katledilen 34 canın adını 34 yıldıza, 1988’in 1 Mayıs’ında katledilen Mehmet’in adını 35’inci yıldıza; Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in adlarını 36, 37 ve 38’inci yıldıza, sevgili Aykut’un önerisiyle 39’uncu yıldıza İbrahim Kaypakkaya’nın adını ve 1997’nin 2 Mayıs’ında kaybettiğimiz babamın adını da 40’ıncı yıldıza vermiştim.
Levent’in eşi, sevgili bacım İsmihan’ın önerisiyle 41’inci yıldıza da “Levent” adını verdim.
Oğlum Ali’ye yazdığım aşağıdaki mektubu fazla dokunmadan, sadece biraz güncelleyerek yeniden yayınlıyorum:
*****DOĞACAK BEBEĞE MEKTUP*****
Yıllar önce sevdiklerine, dostlarına, çocuklarına veya herhangi birilerine mektup yazıp bunun sanıyorum yirmi yıl sonra belirtilen adrese teslim edilmesi projesi hayata geçirilmiş ve o gün geldiğinde mektubu yazan kişinin veya alıcısının artık hayatta olmadığı basına yansımış ve bu durumda toplum olarak çok hüzünlenmiştik.
Bu uygulamayı Telekom iki binli yılların başında yeniden uygulamaya koydu; fakat yeğenlerim Ceyhun, Hazal, Kardelen ve Ekin’e yazmayı çok istediğim halde bir türlü işten güçten vakit bulup yazamadım.
Yıllar sonra okunacak bu mektubun yazarı da belki hayatta olmayacaktır, ama inanıyorum ki sevgili arkadaşlarım, diğer yeğenlerim Türkü ve Berfin’i de kapsayan, doğacak bebeğimizin şahsında yazılan bu mektubu günü geldiğinde adresine teslim edeceklerdir.
(Evet, mektup şu anda Son Baskı aracılığıyla adresine teslim edilmiş oluyor.)
Bu mektup aynı zamanda bir duyuru anlamı ve çok uzaklarda olup bir şekilde görüşemediğimiz dostlarımızla sevincimizi paylaşmak anlamı taşıyor.
İnsan kırk yaşından sonra baba adayı olunca bu sevinci dostlarıyla paylaşmak ihtiyacı hissediyor.
Evet, sevgili dostlarım, bir “barış savaşçısı” daha yolda…
Sevgili bebeğim, şu günlerde 2 santimetre civarında ve anne karnında yaklaşık 8 haftalıksın, dünyaya geldiğinde ve sonrasında bu mektubu okuyup anlayabilecek yaşa geldiğinde ülkemizde ve dünyada doğanın değişmez kuralı olarak çok şeyler değişecektir. Dünyamızda kan, gözyaşı, açlık ve sefalet ve bunun baş sorumlusu emperyalizm ve onun en büyük uygulayıcısı ABD hakkında sana daha sonra yazacağım.
Bu mektubumda kısaca ülkemiz ve başına musallat olmuş basiretsiz yöneticilerini sana şikâyet babında anlatmaya çalışacağım.
1920’li yıllarda emperyalist işgale karşı verilen topyekûn savaşın ardından yeniden kurulan ama “top ve tüfekle kovduğu emperyalizmi davul ve zurnayla ülkemize davet eden”, bu nedenle de kendi iç dinamiği ile gelişmek yerine tepeden inme kapitalizmin sonucu olarak hep bir yerlere bağımlı kalan bir ülkenin çocuklarıyız.
Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde Mustafa Suphi ve 14 yoldaşının katilini, Koçgiri isyanının kanla bastırılmasını, Dersim tertelesini, 1950’li yıllarda Demokrat Parti zulmünü, on yılda bir olmak üzere askeri diktatörlükler yaşadık, 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri toplumumuz üzerinde onulmaz yaralar açtı. Adına 80 kuşağı denilen; “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışının hâkim kılındığı, büyük oranda depolitize edilen, toplum yararına hiçbir öğretici yanı olmayan görsel ve yazılı magazin basının da etkisiyle tüketim toplumu olma yolunda bencil bireyler topluluğu yaratıldı.
(Hemen sana, patronları ve genel yayın yönetmenleri ABD şakşakçılığı yapan iki boyalı basından iki örnek vereceğim diye başlamış, iki paragraf kadar sana şikâyette bulunmuşum. O zamanın iki ünlü ismin adını kullanarak burada ben de muhtemelen reyting kaygısı gütmüşüm. İlgili paragrafları çıkarıyorum.)
Biri bilgi hırsızlığı, diğeri manipülatif yalan haber yapan iki gazeteci özür bile dilemediler. Bunları aslında garipsememek gerek; çünkü bizleri hayali ihracatçı, hortumcu, mafya bağlantılı, “Susurlukçu”, işkenceci, vergi kaçırıcı o kadar çok milletvekili, bakan, başbakan yönetti ki bir teki bile koltuğundan onurluca kalkmayı bilemedi.
(Günümüzde kahredici o kadar çok örnek var ki; Soma, grizu faciaları, Antakya depremi, Kartalkaya otel yangını, Roboski katliamı, kadın cinayetleri, çocuk yetişkin demeden iş cinayetleri… Hırsızlık, onursuzluk, tiranlık o kadar yakalarına yapıştı ki sorumluluklarını kabul etmelerini beklemek ham hayalden öteye gitmiyor.)
Sevgili bebeğim, sana anlatacaklarım sayfalara sığmaz, bu anlatılanları kabaca başlıklar olarak değerlendirdiğinde göreceksin ki sana ve senin yaşıtlarına, ağabeylerine, ablalarına, kısaca tüm “barış savaşçılarına” büyük görevler düşüyor.
Hiçbir şey seni yıldırmamalı…
Sadece kendi dünyasında yaşayan bencil bir insan olmamalısın…
Dostların olmalı ve insanlığa karşı sevgi dolu olmalısın…
Emperyalist sömürgeciliğe karşı, ırkçılığa karşı, savaşa karşı mücadele etmelisin…
Söyleyemediklerimi Şeyh Edebali’den aktarıyorum:
“Haklı olduğunda mücadeleden korkma; bilesin ki atın iyisine DORU, yiğidin iyisine DELİ derler.”
Yiğit ol! Her şeyden önce İNSAN ol!
|
Ayrıca okumak için tıklayınız:
– BUZLU RAKILAR VE SON BASKI’NIN YİRMİNCİ YAŞ GÜNÜ


Ağzına yüreğine sağlık, yoldaş.
Sevgili kuzenim, eline yüreğine sağlık. Geçmişten bugüne senin de anlattığın gibi hiçbir şey değişmiyor.😍