SÜMELA–HAÇAPİT–BATUM GEZİSİ VE ALİ İLE NİNO

-İSTANBUL-
“İnsan, yarası yarasına değeni sever ancak.” – Ece TEMELKURAN
“Kurt kocayınca kuzuya maskara olur” derler. İki binli yılların başında birkaç defa altı ay, son olarak da iki yıl süreli olarak ve çok girişli İngiltere vizesi almıştım. Bunun sonucu olarak da Schengen vizesi ile gidilen ülkelerin kapıları bana açılmıştı. Vize aldığım halde gitmediğim Yunanistan, Macaristan; İngiltere vizesini görünce altı ay çok girişli vizeyi anında veriyorlardı. Pasaportum yeşil olanından daha değerliydi!
On yıl içinde üç kez Schengen vizesi alarak gittiğim Yunanistan, son vize başvurumu reddederek gezip görme özgürlüğümü elimden aldı. Son darbeyi de Danimarka vurunca reddedilmek “kaderim” haline geldi. Kurt kocamıştı!
Okurlarımdan yazılarımda fazla siyaset yaptığım yönünde yoğun eleştiriler almaya başladım. Eleştiri yol açıcıdır, gelişime yardımcı olur, eleştirilerinizi dikkate alıyorum. Buyurun, işte size tek kelime siyaset içermeyen bir yazı. Bu arada bir okurdan daha fazlası, Cuma Amca’sının en genç hayranı Ülgen’e sevgilerimi gönderiyorum.
Geçtiğimiz ay içerisinde birkaç olay beni çok heyecanlandırdı. Yaşlandıkça zaman su gibi akıp gidiyor fakat bu aralar beklediğim olayların gerçekleşmesi için zaman bir türlü akmıyordu. Zaman adeta durmuştu ve ben bu sefer daha hızlı ilerlemesini istiyordum.
Veli’yi arada birkaç kez görmeme rağmen, canım kardeşim Neşe’yi uzun zamandır görmüyordum. İkisiyle, mutfaklarının bahçeye bakan köşesinde, camın kenarına gelip sessizce ve sevgiyle bizi izleyen Loki’nin olduğu ortamda sohbet etmeyi çok özlemiştim. İzmir’e gideceğim günün gelmesini iple çekiyordum. Öğleden sonra saat dörtte oturduğumuz, Veli ve Neşe’nin birlikte hazırladığı masadan sabahın üçünde kalkmış, durmaksızın konuşmuş, 100’lük rakıyı bitirmiştik. Biri buydu.
Diğeri, başvurduğum İngiltere vizesinin sonucunun çıktığı, yüzde seksen oranında vizeyi aldığımızı, kesin sonucu ertesi sabah öğreneceğimiz haberiydi. O gece heyecandan uyuyamadım. Sabah erken saatlerde almayı umduğum haberi, akşam beşte aldım. Canım İngiltere altı aylık çok girişli vizeyi hiç naz etmeden vermiş, beni çok sevindirmişti. Bu memleketi gerçekten seviyorum. İngiltere ile aramızdaki aşka bakıp da “İngiliz şeysi” gibi bir kulp takmaya kalkışmayın, sakın!
Artık gezimi anlatmaya başlayabilirim.
İlk olarak Sümela Manastırı’nı ziyaret ederek hacı (!) oldum. Söylenceye göre iki keşiş rüyalarında Meryem’i görmüşler, Meryem’in isteği üzerine gelip bu yapıyı inşa etmişler. Musa’nın asasıyla vurup Kızıldeniz’i ortadan ikiye ayırması ve sonunda düşmanlarını yok etmesi gibi gerçeklikten tamamen uzak bu anlatı, yerden 300 metre yüksekte, dümdüz ve genişçe bir kaya parçasının oyulup odalar oluşturulmasını açıklamıyor. Sümela’nın muhteşem güzelliğini, piramitleri gördüğümde söylediğim gibi, anlatmaya sözcükler yetmez. Görmeniz gerekiyor.
Trabzon’dan Batum’a doğru yola düşecekken Adana’dan bir dostum aradı, “Tacim ile Yener Haçapit’teler, ara o güzel insanlar seni alsınlar” dedi. Aradım, Pazar Otogarı’na indiğimde Yener beni aldı, güzel köyü Haçapit’e gittik.
Yakacak odun ve kereste olarak kullanılan kızılağaç, arıların bal üretim merkezi sayılan kestane, incir, gürgen, karayemiş ve daha birçok ağacın doğada renk cümbüşü yarattığı; geniş çay tarlalarının kapladığı Haçapit’e adımımı attığımda aklıma “Tamama: Pontus’un Yitik Kızı” geldi. İçime bir sızı düştü. 550 metre yükseklikte, oksijenin bol olduğu doğa harikası Rize’nin Pazar ilçesine bağlı bu güzel köyde gece boyu memleketi kurtardık!
Yener’in akrabası Sabit arkadaşın ayrıntılı olarak çay yetiştirme ve toplama süreciyle ilgili anlatımından sonra Pazar Otogarı’ndan bindiğim otobüsle Sarp sınır kapısına ulaşıp oradan Batum’a giriş yaptım. Batum, Karadeniz’e kıyısı olan güzel bir şehir. Fazla vaktim olmadığı için yeteri kadar gezemedim. Beni çok etkileyen Ali–Nino heykelini mutlaka görmenizi isterim. Ayrıca 15 dakika süren yolculuktan sonra 300-400 metre yükseklikte Anuria dağında sona eren Agro teleferiğine binmenizi de öneririm. Böylece varış yerinde kurulu şık kafelerde kahvaltınızı yapar, kahvelerinizi yudumlar, şehri kuşbakışı izlemiş olursunuz.
Ali ile Nino’nun öyküsünü simgesel olarak anlatan Batum’daki iki insan heykeli, farklı yönlere bakarak bir yörüngede dönüyor, birbirine yaklaşıyor, kısa bir an için birleşir gibi oluyor ve ardından tekrar ayrılarak dönmeye devam ediyorlar. Ali, Azeri Müslüman bir delikanlı; Nino, Gürcü Hıristiyan genç bir kadındır. Sonradan öğrendiğime göre Ali’nin baktığı yön Doğu’yu, Nino’nun baktığı yön ise Batı’yı simgeliyormuş. Farklı kültürlere, farklı dünya görüşlerine sahip bu iki genç âşıkla ilgili çok şey yazılmış, söylenmiş, hatta gerçek yazarı bilinmeyen bir roman da kaleme alınmış.
Ali ve Nino’nun yaşam pratiği içinde zamanla gelişen dostlukları aşka dönüşmüş olsa da bu aşkı yaşamak için aralarında engel oluşturan farklı gelenek görenekleriyle de mücadele etmeleri gerekiyormuş. Her seferinde tam kavuştum derken tekrardan ayrılan Ali ve Nino’nun aşkına bir engel de farklı dinlere sahip aileleriymiş. Ali’yi istemeyen Nino’nun ailesi, kızlarını zorla başka bir adamla evlendirmiş ve sonsuza kadar ayrılmalarının temelini atmışlar. Kötü haberi öğrenen Ali önce sayısız mektup yazmış, hiçbirine yanıt alamamış. Nino’nun yaşadığı şehirde sevdiğini arayan Ali’ye çaldığı her yer kapı duvar olmuş. Bulamamış sevdiğini.
Bir süre sonra Nino, bir yolunu bulup ailesi ve sevmediği kocasını terk ederek Ali’ye dönmeye karar vermiş olsa da sevdiğini yitirmenin acısıyla sırra kadem basan Ali’yi bulamamış, ondan bir daha haber alamamış.
Barış çiçeğine verilen su, yürekleri ıslatamayınca sevda da ölmüş!

