POLİTİKA 

KUTUPLAŞMA SİYASETİ: DEMOKRASİNİN SONU


Bugün dünyanın pek çok ülkesinde siyaset, programlar ve çözümler üzerinden değil; öfke, korku, aidiyet ve tehdit algısı üzerinden yürümektedir. Seçmen artık çoğu zaman “Kim daha iyi yönetir?” sorusuyla değil, “Kimden daha çok korkmalıyım?” sorusuyla hareket etmektedir. Bu dönüşüm tesadüfi değildir. Tam tersine, modern siyasi iletişimin ve propaganda tekniklerinin bilinçli biçimde geliştirdiği bir sonuçtur.

Bu çerçevede son yarım yüzyılın en dikkat çekici siyasal olgularından biri, hiç kuşkusuz kutuplaşma siyasetidir. Kutuplaşma, yalnızca toplumda farklı görüşlerin varlığı anlamına gelmez; demokratik toplumlarda bu zaten kaçınılmazdır. Asıl mesele, bu farklılıkların meşru rekabet sınırları içinde kalıp kalmadığıdır. Eğer siyaset, rakibini yalnızca “yanlış düşünen” bir aktör olarak değil, tehlikeli, gayrimeşru ve hatta varoluşsal tehdit olarak kodlamaya başlıyorsa orada artık sıradan bir siyasi mücadeleden değil, toplumsal dokuyu aşındıran bir iktidar tekniğinden söz ediyoruz demektir.

Kutuplaşma siyaseti tam da burada devreye girer. Bu siyaset tarzı, toplumsal ayrılıkları azaltmaya değil; onları keskinleştirmeye, ahlakileştirmeye ve sonunda siyasi sadakat üretmek için kullanmaya dayanır. Seçmen bu sistem içinde artık yurttaş olmaktan ziyade, bir kampa ait duygusal özne haline gelir. O kampın dili, korkusu, düşmanı ve lideri vardır. Böylece siyaset, yönetim sanatı olmaktan çıkar; duygu mühendisliğine dönüşür.

Bu yazının temel iddiası şudur:

Kutuplaşma, modern siyasetin yan ürünü değil; çoğu zaman bilinçli biçimde üretilmiş bir yönetim biçimidir.

Bu nedenle kutuplaşmayı anlamak için yalnızca güncel seçim kampanyalarına ya da sert siyasi söylemlere bakmak yetmez. Onun arkasındaki düşünsel, psikolojik ve propagandif altyapıyı da görmek gerekir. Bu bağlamda Arthur Finkelstein gibi kampanya stratejistlerinin pratikleri ile Edward Bernays Walter Lippmann, Gustave Le Bon ve Carl Schmitt’in önemli fikirleri arasında güçlü bir süreklilik bulunmaktadır.

Bu süreklilik bize şunu gösterir:

Modern siyasette kutuplaşma, sadece sert üslup değil; hakikatin, yurttaşlığın ve ortak yaşamın aşındırılması pahasına işleyen bir güç teknolojisidir.

KUTUPLAŞMA NEDİR?

Bir toplumda farklı dünya görüşlerinin, sınıfsal çıkarların, kültürel aidiyetlerin, dini hassasiyetlerin ve ideolojik eğilimlerin bulunması son derece doğaldır. Hatta demokratik hayat, tam da bu çeşitliliğin kurumsal çerçeve içinde rekabete dönüşebilmesine dayanır. Sağlıklı bir demokraside çatışma vardır; fakat bu çatışma, birlikte yaşama ilkesini yok etmeden sürer.

Dolayısıyla kutuplaşma, basitçe “insanların farklı düşünmesi” değildir. Kutuplaşma, bu farklılıkların ahlaki ve varoluşsal bir savaşa dönüştürülmesidir. Bu fark son derece önemlidir.

Demokratik siyaset şunu söyler: “Rakibim yanılıyor olabilir; ama bu toplumun meşru bir parçasıdır.” Kutuplaştırıcı siyaset ise bunu şu noktaya taşır: “Rakibim yalnızca yanlış değil; aynı zamanda tehlikelidir.” İşte bu cümle, demokratik rekabet ile toplumsal düşmanlaştırma arasındaki eşiği gösterir. Bu eşik aşıldığında, siyaset artık çözüm önerilerinin yarıştığı bir alan olmaktan çıkar. Onun yerine, kimliklerin ve korkuların seferber edildiği bir psikolojik harp alanı oluşur. İnsanlar artık rakip partinin vergi politikasıyla, eğitim modeliyle ya da hukuk anlayışıyla ilgilenmez. Onlar için asıl mesele şudur:

– Bunlar bizden mi?

– Bunlar bu ülkeye sadık mı?

– Bunlar gelirse başımıza ne gelir?

Bu soruların baskın hale geldiği yerde siyaset rasyonel zeminden uzaklaşır. Çünkü artık mesele “Hangi çözüm daha iyi?” sorusu değildir. Mesele, hangi kampın hayatta kalacağı sorusuna çevrilmiştir.

Kutuplaştırıcı siyaset, tam da bu nedenle yalnızca bir dil meselesi değil; siyasal alanın ontolojisini değiştiren bir süreçtir.

MODERN PROPAGANDANIN GİZLİ İLKESİ

Kutuplaşma siyasetini anlamanın en doğru yollarından biri, onu propaganda tarihinin içine yerleştirmektir. Çünkü modern propaganda, çoğu insanın sandığının aksine yalnızca yalan söylemekten ibaret değildir. Çok daha sofistike biçimde çalışır.

Propagandanın temel işlevi, çoğu zaman “gerçeği gizlemek” değil; gerçeği seçici biçimde çerçevelemektir.

Bir olay, bir kriz ya da bir rakip siyasi aktör, olduğundan tamamen farklı gösterilmek zorunda değildir. Onun yalnızca belli yönleri büyütülür, belli yönleri görünmez kılınır, belli duygusal bağlamlara yerleştirilir. Sonuçta halk, doğrudan yalanla değil; çarpıtılmış bir gerçeklik mimarisiyle karşı karşıya kalır.

Bu noktada modern propaganda düşüncesinin en önemli isimlerinden biri olan Edward Bernays devreye girer. Edward Bernays, modern kitle toplumunda kamuoyunun “doğal” biçimde oluşmadığını, tersine stratejik olarak biçimlendirildiğini savunuyordu. Ona göre büyük ve karmaşık toplumlarda kitleler, doğrudan bilgiye dayanarak karar vermez; semboller, çağrışımlar, imgeler ve duygusal çerçeveler üzerinden yönlendirilir.

Edward Bernays’ın bu tespiti, kutuplaşma siyaseti açısından belirleyicidir. Çünkü kutuplaştırıcı liderlik, seçmeni bilgilendirmeye çalışmaz. Onu duygusal olarak konumlandırır.

Bir seçmene şu soruyu sormak zordur: “Merkez Bankası bağımsızlığı, yargı reformu, üretim kapasitesi ve kurumsal denge üzerine ne düşünüyorsun?” Ama şunu sordurmak çok daha kolaydır: “Bu ülkeyi bunlara bırakır mısın?” İşte propaganda burada devreye girer. Sorunu açıklamak yerine, tehdidi hissettirmek daha etkili hale gelir.

Bu nedenle kutuplaşma siyaseti, modern propagandanın en işlevsel biçimlerinden biridir. Çünkü burada halktan beklenen şey düşünmesi değil; tepki vermesidir.

LIPPMANN VE SİYASAL GERÇEKLİĞİN İNŞASI

Walter Lippmann, modern demokrasilerin en temel sorunlarından birini çok erken teşhis etmişti: “İnsanlar, toplumsal gerçekliği çoğu zaman doğrudan deneyimleyemez. Dünya fazla büyük, fazla karmaşık ve fazla dolaylıdır. Bu yüzden bireyler, gerçekliğin tamamına değil, onun zihinsel temsillerine tepki verirler.

Walter Lippmann’ın meşhur ifadesiyle insanlar, dünyaya değil, “kafalarındaki resimlere” göre hareket eder. Bu fikir, kutuplaşma siyasetini anlamak için olağanüstü anlamlı ve açıklayıcıdır. Çünkü modern seçmen, rakip siyasi partiyi, farklı toplumsal kesimleri ya da kurumsal meseleleri çoğu zaman doğrudan tanımaz. Onlara dair kanaatini medya, siyasi kampanya, sosyal çevre ve tekrar eden semboller üzerinden oluşturur. Böylece toplumsal gerçeklik yerini giderek imaj siyasetine bırakır.

Siyasi hareketler, kendi gerçekliği içinde çok daha karmaşık olabilir. İçinde farklı eğilimler, farklı tonlar, farklı öneriler bulunabilir. Fakat propaganda onu tek bir görüntüye sabitler:

– Kaos

– İhanet

– Elitizm

– Dinsizlik

– Otoriterlik

– Zayıflık

– Çürüme

Bir kez bu imge yerleştiğinde artık rasyonel tartışmanın zemini aşınır. Çünkü seçmen artık rakibin ne söylediğini değil, onun zihninde temsil ettiği şeyi duyar. Bu nedenle kutuplaştırıcı siyaset, çoğu zaman rakiple gerçek bir tartışmaya girmez. Çünkü tartışma risklidir; tartışma, rakibin insanlaşmasına yol açabilir. Oysa kutuplaşma için gereken şey, rakibin anlaşılması değil, simgesel olarak sabitlenmesidir.

Bu yüzden kutuplaştırıcı dil, rakibi çoğu zaman birkaç kelimeye hapseder. Ve o kelimeler, çoğu zaman politik değil, ahlaki ve varoluşsal kelimelerdir. Çünkü bir seçmen rakibin ekonomik modelini beğenmeyebilir; ancak ondan gerçekten korkması için, rakibin yanlış değil ama tehlikeli görünmesi gerekir.

KALABALIĞIN PSİKOLOJİSİ

Gustave Le Bon, kitle psikolojisine dair çalışmalarıyla modern propaganda ve siyasi iletişimin en derin damarlarından birini açmıştır. Gustave Le Bon’a göre birey kalabalığın içine girdiğinde, yalnızca sayısal olarak çoğalmaz; psikolojik olarak da dönüşür. Tek başına daha ölçülü, daha şüpheci, daha rasyonel davranabilecek insan, kalabalık içinde daha duygusal, daha taklitçi ve daha telkine açık hale gelir. Bu yüzden siyaset, özellikle kitle siyasetinin yükselişiyle birlikte, fikirlerden çok duyguların örgütlenmesi haline gelmiştir.

Kutuplaşma siyasetinin asıl gücü de tam burada yatar. Çünkü kutuplaştırıcı liderlik bireylere değil, kalabalığın ruhuna seslenir. O ruhu harekete geçirmek için kullanılan araçlar neredeyse her zaman benzerdir:

– Tekrar edilen sloganlar

– Ortak mağduriyet anlatıları

– Tehdit sembolleri

– Düşman figürleri

– Ritüeller

– Marşlar

– Bayraklar

– Tarihsel travmalar

– Kolektif gurur ve kolektif aşağılanma duyguları

Bunların hiçbiri tesadüf değildir. Bunlar, kalabalığın akıl dışı enerjisini siyasete bağlayan araçlardır.

Gustave Le Bon’un perspektifinden bakıldığında kutuplaşma, insanları bilgilendiren değil, aynı anda aynı duyguyu yaşamaya zorlayan bir siyasettir. Diğer yandan, aynı anda aynı duyguyu yaşayan kalabalık, çoğu zaman aynı anda aynı düşmana yönelir. Bu noktada düşünce geriler, refleks öne çıkar. Sorgulama zayıflar, aidiyet güçlenir. Birey artık neyin doğru olduğunu değil, “bizim tarafın ne hissettiğini” esas alır.

Bu yüzden kutuplaşma, yalnızca ideolojik bir ayrışma değil, aynı zamanda psikolojik bir senkronizasyon mekanizmasıdır.

ARTHUR FINKELSTEIN VE NEGATİF SİYASET MÜHENDİSLİĞİ

Kutuplaşma siyasetinde rakibi yenmek değil, damgalamak önemlidir.

Arthur Finkelstein, çağdaş seçim mühendisliğinin en etkili figürlerinden biri olarak kabul edilir. Onu önemli kılan şey, yalnızca başarılı kampanyalar yürütmesi değil; modern siyasette “negatif çerçeveleme”yi olağanlaştıran stratejik zekâsıdır.

Arthur Finkelstein’in kampanya mantığı esasen şu kaba ama etkili önermeye dayanır: Seçmen rakibin programını uzun uzun incelemez, rakip hakkında zihninde oluşan çağrışıma göre karar verir. Bu nedenle rakibi ayrıntılarıyla tartışmak çoğu zaman gereksizdir. Daha etkili olan, rakibi tek bir kelimeye, tek bir duygusal koda, tek bir korkuya sabitlemektir. Böylece siyasetçi artık bir insan değil; bir etiket haline gelir.

Yukarıda açıklanan etiketler değişebilir. Bunlar nelerdir?

– Zayıf

– Beceriksiz

– Tehlikeli

– Elitist

– Ahlaksız

– Devlet karşıtı

– Kaos üretici

– Dış bağlantılı

Bu teknik yalnızca rakibi küçültmek için değil, seçmenin zihinsel yükünü azaltmak için de kullanılır. Karmaşık siyasi alan, basit bir duygusal haritaya dönüştürülür. Seçmen artık şu soruyla karşı karşıya bırakılmaz: “Bu adayın ekonomi, hukuk, eğitim ve dış politika yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsun?” Bunun yerine şu kolay soruya itilir: “Bu adama güvenilir mi?

Arthur Finkelstein çizgisinin dehası burada yatar: Siyaseti karmaşık bir tercih alanı olmaktan çıkarıp güven ve korku ikiliğine indirger. Bu indirgeme, seçim kampanyası açısından son derece verimlidir. Ne var ki bu durum, demokrasinin niteliği açısından son derece yıkıcıdır. Çünkü böyle bir siyasette tartışma yerini damgalamaya bırakır. Rakibin hatalarını göstermek değil, rakibi ontolojik olarak sakıncalı hale getirmek esas olur. Bu nedenle, bir toplum, rakibini ontolojik tehdit olarak görmeye başladığında, artık orada siyasal rekabetten değil; duygusal iç savaştan söz edilmeye başlanır.

CARL SCHMITT’İN DOST-DÜŞMAN AYRIMI

Carl Schmitt, modern siyaset teorisinin en tartışmalı ama en açıklayıcı isimlerinden biridir. Carl Schmitt’e göre siyasetin özünü belirleyen şey, ekonomik çıkarlar ya da hukuki normlar değil; en nihayetinde dost ile düşman arasındaki ayrımdır.

Carl Schmitt’in “Dost-Düşman Ayrımı” düşüncesi, demokrasinin uzlaşmacı tahayyülü açısından son derece tehlikeli görünse de kutuplaştırıcı siyaset için olağanüstü işlevseldir. Çünkü Schmittçi mantık, siyaseti çözüm rekabeti olmaktan çıkarır ve onu varoluşsal saflaşma alanına dönüştürür. Burada rakip artık alternatif bir iktidar seçeneği olmayıp rakip, “bizim” kolektif varlığımıza yönelen tehdittir.

Bu mantık kabul edildiğinde artık siyasette şu sorular anlamını yitirir:

– “Onların önerisi ne?

– “Hangi politikaları savunuyorlar?

– “Bu sorun nasıl çözülür?

Bunların yerine şu soru baskın hale gelir: “Bunların iktidara yaklaşmasına izin verilir mi?” İşte kutuplaştırıcı siyaset, Carl Schmitt’in bu sert ayrımını pratikte son derece etkili biçimde kullanır. Rakip, yalnızca yanlış ya da yetersiz gösterilmez; tehlikeli ve gayrimeşru hale getirilir. Bu noktadan sonra toplum iki parçaya ayrılmaz, aynı zamanda ortak siyasal evrenini de kaybetmeye başlar. Çünkü ortak siyasal evrenin önkoşulu şudur: Karşımdaki kişi, ne kadar yanlış düşünürse düşünsün, bu toplumun meşru bir unsurudur. Kutuplaşma siyasetinin asıl yıkımı tam da bu cümlenin çökmesidir.

SİYASETTE KUTUPLAŞMA ÜRETİMİ

Siyasette kutuplaşma, çoğu zaman spontane gelişen bir toplumsal gerilim gibi görünür. Oysa çoğu durumda son derece sistematik biçimde inşa edilir. Bunun işleyişini genel hatlarıyla şu sırayla okuyabiliriz:

  1. Önce bir korku bulunur.

Toplumdaki gerçek ya da potansiyel kaygılar tespit edilir:

– Ekonomik çöküş

– Güvenlik

– Göç

– Kültürel değişim

– Ahlaki çözülme

– Devlet otoritesinin zayıflaması

– Dış müdahale

  1. Sonra bu korku kişiselleştirilir.

Korkunun soyut kalması istenmez. O, bir partiye, bir lidere, bir harekete ya da bir toplumsal gruba bağlanır.

  1. Rakip etiketlenir.

Rakibin çok katmanlı gerçekliği, birkaç olumsuz çağrışımla sabitlenir.

  1. Kendi kampı ahlaki üstünlük alanı olarak sunulur.

Destekçiler artık sadece oy veren insanlar değil; “ülkeyi, değerleri, tarihi, inancı, milleti savunan cephe” haline getirilir.

  1. Sürekli kriz duygusu üretilir.

Her gün yeni bir “eşik”, yeni bir “saldırı”, yeni bir “son mücadele” anlatısı dolaşıma sokulur.

  1. Rakibin meşruiyeti aşındırılır.

Rakip yalnızca eleştirilmez; ona iktidar hakkı tanınmaz hale gelinir.

İşte bu tamamlandığında kutuplaşma, artık seçim taktiği olmaktan çıkar ve kalıcı rejim psikolojisi haline gelir.

KUTUPLAŞMANIN SAKINCALARI

Toplum neden görünenden daha ağır bir bedel öder?

Kutuplaşmanın en aldatıcı yönü şudur: Kısa vadede çok etkili görünür. Tabanı sıkılaştırır, seçmeni mobilize eder, liderin etrafında duygusal bir sadakat alanı kurar, medya gündemini yönetmeyi kolaylaştırır. Fakat bu siyasi verimlilik, toplumsal maliyetleri görünmez kılar.

Oysa kutuplaşmanın bedeli çok ağırdır.

  1. Gerçek sorunlar görünmez hale gelir.

Ekonomi, eğitim, adalet, kurumsal kapasite, üretim ve dış politika gibi hayati alanlar geri plana itilir. Toplum artık “Ne yapılmalı?” sorusunu değil, “Kimden nefret etmeliyim?” sorusunu tartışır hale gelir.

  1. Yurttaşlık bilinci zayıflar.

İnsanlar kendilerini ortak kamusal alanın eşit üyeleri olarak değil, bir kampın savaşçıları olarak görmeye başlar.

  1. Liderler eleştiriden muaf hale gelir.

Kamp mantığında liderin başarısı değil, kampın devamı önemlidir. Bu da hesap verebilirliği aşındırır.

  1. Medya hakikat alanı olmaktan çıkar.

Bilgi, doğruluğuna göre değil; hangi tarafın işine yaradığına göre dolaşır.

  1. Kurumlar partileşir.

Devlet tarafsız ortak yapı olmaktan uzaklaşır; sadakat talep eden bir iktidar aygıtına dönüşebilir.

  1. Şiddetin psikolojik eşiği düşer.

Rakip artık “yanlış düşünen” değil, “zararlı unsur” gibi görüldüğünde, linç dili ve dışlayıcı refleksler normalleşmeye başlar.

Bu nedenle kutuplaşma, yalnızca sert siyaset değil; toplumsal sinir sisteminin aşındırılmasıdır.

KUTUPLAŞMADA EN TEHLİKELİ AŞAMA

Kutuplaşma seçim tekniği olmaktan çıkıp yönetim modeline dönüştüğünde bir toplum için en riskli an, kutuplaşmanın geçici kampanya dili olmaktan çıkıp kalıcı siyasal iklime dönüşmesidir. Bu durumda iktidar, meşruiyetini performanstan değil, sürekli tehdit üretiminden almaya başlar.

Artık siyaset şu mantıkla işler:

– Tehlike sürüyor.

– Mücadele bitmedi.

– Gevşemek ihanettir.

– Eleştiri düşmana yarar.

– Farklı sesler safları bozar.

Bu atmosferde toplum sürekli alarm halinde tutulur. Sürekli tehdit altında hisseden toplumlar ise daha kolay yönlendirilir. Korku, yönetimin psikolojik altyapısına dönüşür. Bu noktada siyaset, yönetim sanatından uzaklaşıp sürekli seferberlik rejimine yaklaşır.

SONUÇ OLARAK

Kutuplaşma konusu, neden sadece siyasi değil, medenî bir krizdir?

Kutuplaşma siyaseti, yalnızca seçim kazanma yöntemi değildir. O, aynı zamanda bir toplumun ortak gerçeklik duygusunu, birlikte yaşama kapasitesini ve yurttaşlık ahlakını aşındıran bir süreçtir.

Arthur Finkelstein gibi stratejistler bize bunun nasıl işlendiğini gösterir. Edward Bernays, kitlelerin sembollerle yönetilebileceğini; Walter Lippmann, insanların dünyayı imgeler üzerinden algıladığını; Gustave Le Bon, kalabalığın telkine açık psikolojisini; Carl Schmitt ise siyasetin dost-düşman ayrımına ne kadar kolay sürüklenebileceğini ortaya koyar.

Bütün bunlar bir araya geldiğinde karşımıza çıkan tablo nettir: Kutuplaşma, çağımızın en işlevsel ama en yıkıcı siyasi teknolojilerinden biridir. Bu teknoloji seçimi kazandırabilir. Ama bir toplumun ortak aklını, ortak dilini ve ortak geleceğini kaybettirebilir.

Kutuplaşma siyasetinin en korkutucu tarafı şudur: Toplumlar çoğu zaman kutuplaştırıldıklarını fark etmeden kutuplaştırılırlar. Çünkü kitlelere doğrudan “Sana propaganda yapıyorum” denmez, yalnızca şu his verilir: “Sen tehdit altındasın. Öfken meşru ve karşı tarafla artık yaşamak zor…” Bir toplum bu cümleye inanmaya başladığında, sandık yerinde dursa bile, demokrasinin ruhu ciddi biçimde yaralanmış demektir.

Paylaş:

Benzer yazılar

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
hiltonbet
vdcasino
betorder
betorder
vaycasino
vaycasino
betgaranti
betgaranti
betpark
vaycasino
vaycasino
vdcasino
vdcasino
betpark giriş
vaycasino
vaycasino
vdcasino
betgaranti
betpark
norabahis
norabahis
norabahis
norabahis
norabahis
norabahis
norabahis
hititbet
hititbet
holiganbet
hititbet
vaycasino
vaycasino
betpark
vaycasino
Betgaranti
betgaranti
vdcasino
vdcasino
hititbet
imajbet
betasus
jojobet
hititbet
hititbet
norabahis
meritking
meritking
vaycasino
vaycasino
betpark
betpark
vdcasino
vdcasino
betgaranti
vaycasino
vaycasino
vdcasino
vdcasino
betgaranti
betgaranti giriş
vaycasino
vaycasino
vdcasino
vdcasino
norabahis
norabahis
hiltonbet
bettilt
bettilt
hiltonbet
hititbet
hititbet
hititbet
hititbet
norabahis
norabahis
hiltonbet
norabahis
norabahis
hiltonbet
norabahis
norabahis
bettilt
bettilt
betgaranti
vaycasino
vaycasino
vdcasino
betpark
bettilt
bettilt
vaycasino
vaycasino
betpark
vaycasino
vaycasino
vaycasino
vdcasino
betpark
bettilt
vaycasino
hiltonbet
hiltonbet
meritking
hititbet
hititbet
meritking
meritking
betorder
betorder
betorder
betorder
roketbet
roketbet
imajbet
hiltonbet
hiltonbet
betnano
betnano
betnano
betnano
holiganbet
kulisbet
bets10
bets10
romabet
romabet