O EDEBİ ESTETİKLER İLLÜZYON ATLARINA BİNİP GİTMESELER!

-ADANA-
Kitap okumayı, nefes almak kadar, yaşamında temel bir ihtiyaç olarak gören bir faniye; edebi estetikten uzak kelimeler yığını sunulur mu? Sunuluyor maalesef… Üstelik uzun bir zamandır bu böyle…
Kitap raflarının önünden geçerken dikkatleri çekmek için ustalıkla kurgulanan, konumlandırılan, hatta edebi estetik arayışındaki o kitapsever faninin neredeyse üzerine doğru fırlatılan “yaldızlı etiketleri” görmezden gelmek mümkün mü?
“Yılın En İyi Romanı”, “Uluslararası Ödüllü Başyapıt”, “Çok Satanlarda Bir Numara” ve daha neler neler… Daha neler?
Okurların çoğu, bu parıltılı çemberin içine adım atarken kutsal bir kitap tapınağına girdiğini, belki de edebi dehanın doruklarında gezeceğini hayal ediyordur ya da öyle hayal etmeleri de oyunun bir parçasıdır, kim bilir… Kapaktaki o ihtişam, diğer kitaplar arasında, okura da kendine de kusursuz bir seçkinlik vadetmiştir bir kere! Okur da o pazarlama gücünün ışıltısına kapılıp bir ödül illüzyonunun içinde olduğunu fark edemeyerek en nihayetinde o “ödüllü” etiketine aldanıp bir hevesle edinecektir kitabı… Ancak eve dönüp sayfalara şöyle bir sokulduğunda, o parıltılı sis yavaşça dağılır ve geriye buruk bir aldatılmışlık hissi kalır. Bu aldatmaktır! Okuru aldatmak, yeni yazarların yazma hevesini aldatmak, umutları aldatmak… Yani kapağa bakarsınız “ödüllü”, içeriğe bakarsınız ki işte size apaçık bir “piyasa kitabı”!
Nedir piyasa kitabı? En anlaşılır haliyle piyasanın ne istediğine yönelik yazılmış olan; ısmarlama, estetik kaygısı olmayan, abartılan, yazarların egolarını satışlarıyla olabildiğince şişiren, döneme göre şekillenebilen kelimeler yığınını kitaplaştıran her şey, demek! Bunlar arasında; kendi vatanındaki tüm olumsuzlukları, kitaplarında büyük puntolarla işlemekten çekinmeyen kalemlerin, ütopik ülkelerindeki başka vatanlara methiyeler dizmeleri de vardır. Kısaca ne kadar karalama, o kadar şişirilme ve bir o kadar da ödül…
Diğer yandan tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda göze almak kısmına yazar kimliğimle yaklaşamasam da edebiyat dünyasının ışıltılı vitrinleri, ödül törenleri ve “çok satanlar” listeleri her zaman göründüğü kadar masum olmayabiliyor. Arka planda dönen ticari çarklar, lobi faaliyetleri ve küresel yayıncılık trendleri ve daha pek çok şey o beklenen saf edebi niteliğin önüne geçebiliyor. Okurların büyük bir kısmı ise bu mekanizmalardan habersiz, önüne sunulan “en iyi” etiketli kitapları tüketiyor.
Peki, okurun o masum ve iyi niyetli dünyasından uzakta, bu vitrinlerin arkasında aslında neler var?
Büyük bir çoğunluğumuz, edebiyat dünyasını hâlâ sadece fildişi kulelerinde sabahlara kadar kelime işçiliği yapan yazarların ve salt sanatsal kaygılarla hareket eden jürilerin yönettiği saf bir alan zannediyor olabilir. Ancak mutfaktan bildiriyorum ki arka planda, tıkır tıkır işleyen devasa bir küresel yayıncılık sanayisi var. Lobiler, dağıtım tekelleri, ajans ilişkileri ve pazarlama stratejileri, hangi kitabın “başyapıt” ilan edileceğini okur daha onu raflarda görmeden çok zaman önce fısıldamış oluyor. Okurun “Kendi özgür irademle seçtim!” dediği şey ise aslında “sistemin” ona kusursuz bir illüzyonla dikte ettiği, mecburi bir tercihten ibaret kalmış oluyor da diyebiliriz.
Özellikle son yıllarda nitelikli, dili ustalıkla işleyen, felsefi ve estetik ve edebi derinliği olan o hakiki edebiyat eserlerinin sessizce köşelerine çekildiğini fark ettiniz mi? Köşeye çekilmek, bir tercih olarak düşünülüyor olsa da esas olan belki de bunca illüzyonun içinde ister istemez bir köşeye itilme durumunun elzemliği de yadsınamaz bir gerçekliktir bana göre. Peki, neden? Yine işin mutfağından bildiriyorum ki küresel yayıncılık çarkı, artık sanatsal olgunluğun değil, “sansasyonun” ve daha da ötesi “coğrafi kusurların” peşinde de ondan… Hal böyle olunca; dil işçiliği yerlerde sürünen, kurgusu sıradan denilecek kadar yerlere dökülen ama içinde bolca “coğrafya karalaması” ve yapay sansasyon barındıran yapıtlar, bir gecede edebiyat dünyasının zirvesine taşınmış oluyor.
Bu sahte parıltının, bu “ödüllü” illüzyonun panzehri ise okurun uyanışında gizli. Süslü vitrinlerin okuru yönlendirdiği o hazır listelerden sıyrılmak, dayatılanı değil, gizleneni aramak ve bir kitapta sırf ödül etiketi olmasından etkilenmeden seçim yapmak da bu aldatılmalardan uzaklaşabilmenin bir diğer çıkış yolu olabilir. Edebiyat, bir itibar pazarlığı ya da acı tüccarlığı arenası olmamalıdır! Okur olarak kapaktaki ödül etiketine değil, içerideki o samimi, dürüst ve derin edebi ruhun izine bakmayı öğrendiğimiz gün; piyasa çarkları kırılacak ve hakiki edebiyat ait olduğu zirveye yeniden geri dönecektir, diye düşünüyorum. Belki de öyle umuyorum…
Masasında dirsek çürüten, kelimelerin o ontolojik (varlıksal) ağırlığı altında ezilmeyi göze alarak dört kitap inşa etmiş bir fani olarak, son zamanlarda “ödüllü” ve “çok satan” etiketli bazı metinlerin sayfalarını çevirirken hissettiğim şey; entelektüel bir hayal kırıklığından ziyade, en açık tabirle, derin bir estetik bulantı. Karşımızda duran şey; dili alelâde kullanan, çiğ, rafine edilmemiş ve estetik kaygılardan tamamen yalıtılmış bir kelime yığını da diyebiliriz. Gelin görün ki en son yorumlayabilmek için okuduğumuz 2025 Booker Ödülü’nü kazananı “Beden” isimli kitap ve daha niceleri, üzerinde parıldayan ödüllü etiketleriyle ve kurdelelerle edebiyat panteonunun en üst basamaklarına buyur ediliyor.
Onlar ediyor, siz etmeyin derim! Derim işte naçizane…

