ÇUKUROVA: KENT, KÜLTÜR, BELLEK 

ÇUKUROVA’NIN İLK ROMANI ‘TOPRAK KOKUSU’: KARAKTERLER ÜZERİNDEN DÖNEMİN EKONOMİK VE SOSYAL ANALİZİ


Türk edebiyatında toplumcu gerçekçi akımın önemli temsilcilerinden olan Reşat Enis Aygen, babasının memuriyeti dolayısıyla çocukluğunun büyük bir kısmını Anadolu’nun farklı şehirlerinde geçirmiştir. Yazar, hayatın zorluklarıyla ve savaşın etkileriyle genç yaşta yüzleşmiştir. Ortaokulu Çanakkale’de, lise öğrenimini 1928 yılında İstanbul Erkek Lisesinde tamamlamıştır. Yazarın edebiyata ve gazeteciliğe olan ilgisi de bu öğrenim yıllarında başlamıştır. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ve Yüksek Ticaret Mektebi’ne eş zamanlı kayıt yaptırsa da iki okulu da geçim sıkıntısı nedeniyle bitirememiştir. Eğitimi yarım kalınca edebiyata en yakın gördüğü gazeteciliği meslek olarak seçmiştir. 1930 yılında Milliyet gazetesinde polis-adliye muhabiri olarak çalışmaya başlamıştır. Bu dönemde toplumun en alt tabakasıyla kurduğu temas, olayları yerinde ve güçlü bir gözlem gücüyle incelemesini sağlamıştır. Gözlemlerini edebi alana aktararak Türk edebiyatında natüralist ve toplumcu gerçekçi akımın öncülerinden biri haline gelmiştir.

1930’lardan itibaren toplumun ezilen kesimlerini ve sömürü düzenini kaleme alan Reşat Enis Aygen’in  ‘Toprak Kokusu’ ve ‘Despot’ gibi romanları yasaklanmış, toplatılmış ve bu eserleri nedeniyle işten çıkarılmış, ayrıca hakkında davalar açılmıştır. 1940-1945 yılları arasında Adana’da Bugün gazetesinde çalışmaya başlamıştır. 1940-1945 dönemindeki Adana günlerinde, en önemli eseri kabul edilen ve Çukurova ile tarım işçilerini anlattığı ‘Toprak Kokusu’ romanını yazmıştır.

1970’lerden itibaren ise derin bir sessizlik ve küskünlüğe bürünen yazar; 1979 yılında eşini kaybettikten sonra tamamen yalnız bir yaşam sürmeye başlamış, eski kitapları ve torunuyla vakit geçirmiş, sık sık eşinin kabrini ziyaret etmiştir.

Reşat Enis Aygen, 10 Ocak 1984 tarihinde İstanbul’da sessiz sedasız hayata veda etmiştir. Vasiyetnamesinde oğlundan sadece üç şey istemiştir. Bunlar; karısı Ayşe’nin yanına gömülmek, cenazesine sadece tek oğlunun katılması ve ‘Kırmızı Karanfil’ adını verdiği kitabının yayınlanmasıdır. Yaşar Kemal, sessizce uğurlandığı cenaze töreninin ardından “Bir Romancının Ölümü” yazısında bu vefasızlığı dile getirmiştir. “Reşat Enis ölümünde de yalnız kaldı. Hiçbir ünlü yazar, benim bildiğim, onun kadar yalnız gömülmedi.” demiştir. ‘Kırmızı Karanfil’, Reşat Enis Aygen’in basılmasını istediği son kitabıydı. Kitap, 2006 yılında, yani ölümünden 22 yıl sonra basılabildi. Toplumcu gerçekçi Türk romanına öncülük etti ve bu sayede tarihe geçti; değeri zamanla daha iyi anlaşılacaktır.

Reşat Enis Aygen; Yaşar Kemal, Orhan Kemal ve Kemal Tahir gibi büyük ustaların “habercisi” ve yol açıcısı konumundadır. Türk edebiyatında ‘Sarı İt’ adında sendikal mücadeleyi anlatan ilk işçi romanını yazan odur. Aynı zamanda Yaşar Kemal’den önce ilk Çukurova romanı olan ‘Toprak Kokusu’ da ona aittir.

Reşat Enis Aygen’in gazetecilikten gelen üslubu edebi dilini etkilemiştir. Edebiyat tarihçileri yazarın üslubunu “savruk”, “kuru”, “çalakalem” ve “gazeteci üslubu” olarak eleştirirler. Yazar, biçimden ziyade içeriğe önem vermiştir. Toplumun sorunlarını, yoksulluğu ve çarpık düzeni yazmıştır. Attila İlhan ve Selim İleri gibi isimler; onun kaba natüralizminin altındaki güçlü atmosfer yaratma becerisine ve dönemin sosyal gerçeklerini hor görmeden, eşsiz bir sosyolojik belge niteliğinde sunmasına dikkat çekerler. Attila İlhan’a göre dili kaba ve estetik yapısı dağınık olsa da elitist “Edebiyat-ı Cedide şımarıklığından” tamamen uzak, son derece sarsıcı ve sahici “insan manzaraları” anlatmayı başarmıştır.

Reşat Enis Aygen’in edebi kişiliğinin temelinde, Emile Zola’yı andıran keskin bir natüralist gözlem gücü yatar. Gerçeği tüm çıplaklığıyla, bir fotoğraf gibi detaylandırır. Kurgu yapmak yerine olayları bizzat yaşayarak ve gözlemleyerek kaleme almıştır. ‘Gece Konuştu’ romanını yazabilmek için aylarca serseri kılığında tehlikeli yerlerde dolaşmıştır. ‘Afrodit Buhurdanında Bir Kadın’ için fabrikalarda, işçi mahallelerinde uzun vakitler geçirmiştir. Behçet Necatigil, yazarın ‘Afrodit Buhurdanında Bir Kadın’ eserini, yapısal dağınıklığına rağmen başarılı bir “natüralizm belgesi” olarak nitelendirir. Toplumcu gerçekçilik, eserlerinin asıl ideolojik omurgasını oluşturur. Maksim Gorki ve Marksist felsefeden derinden etkilenir.

‘TOPRAK KOKUSU’

1940 ila 1944 arasında yazar, Cavit Oral’ın Adana’daki Bugün gazetesinde yöneticiydi. Bu, onun için bir dönüm noktasıydı. Gazetenin sahibi aynı zamanda toprak ağası olduğu için, gazete ofisine sorunlarını çözmek için gelen köylüleri, ırgatları ve diğer ağaları dikkatle izlemiştir. Yazarın ‘Toprak Kokusu’ (1944) romanı, Çukurova’yı ve oradaki tarım işçilerini anlatan ilk romanlardan biridir. Bu eseri yazabilmek için Adana’da pamuk işçileriyle tarlalarda çalışmış, onlarla aynı sofraya oturmuştur. Bu yaklaşım, eserlerini birer belgesel roman haline getirmiştir.

Roman, Çukurova’daki topraksız köylülerin ve ırgatların ağalar tarafından sömürülüşünü anlatır. Eserin toprak reformunu savunması nedeniyle yayınlandıktan kısa bir süre sonra Bakanlar Kurulu kararıyla toplatılmış ve yasaklanmıştır. Halide Edip Adıvar, bu eser hakkında “Steinbeck’in ‘Gazap Üzümleri’nden bile daha etkileyici bir yapıt” değerlendirmesini yapmıştır. Orhan Kemal ise romanda birden fazla romana yetecek kadar konu ve olay örgüsü olduğunu ifade etmiştir. Orhan Kemal’in bu sözü övgü kadar bir eleştiri de barındırmaktadır. Yazar; gördüğü her haksızlığı, olayı ve acı olayı seçmeden tek bir hikâyede toplamıştır. Bu, hem savurganlık hem de teknik açıdan dağınıklık yaratmıştır.

Toprak Kokusu’ yayınlandığı dönemde, Meclis’te yeni bir Toprak Reformu Kanunu görüşülmektedir. Çukurovalı toprak ağalarının ve milletvekillerinin yoğun baskısı sonucunda kitap, dönemin Bakanlar Kurulu kararıyla toplatılmış ve yasaklanmıştır. Reşat Enis Aygen, dönemin başbakanı olan Şükrü Saracoğlu ile bizzat görüşmüş; Saracoğlu romanı çok beğendiğini ancak Meclis üyelerini etkilememesi için yasaklattığını, kanun çıkınca yasağın kalkacağını söylemiştir. Roman özgürlüğüne yıllar sonra, 1969’da bazı bölümleri sansürlenerek ‘Kara Toprak’ adıyla kavuşabilmiştir.

ROMAN KARAKTERLERİ ÜZERİNDEN ÇUKUROVA’NIN EKONOMİK SOSYAL YAPISININ ANALİZİ

Romanda anlatılan Çukurova, ağaların elindeki, 30-40 ailenin yaşadığı bir derebeylik sistemine dönüşmüştür. Bu sömürü çarkının en belirgin iki temsilcisi vardır: Bunlardan ilki Zühtü Paşaoğlu Şakir Bey’dir. Almanya’da ziraat eğitimi almış ve modern bir görünüme sahiptir. Köylünün toprağını hileyle gasp eden, işçilerini kızgın güneş altında aç susuz çalıştıran vicdansız bir derebeyidir. Adana’da binlerce dönüm topraktan ve işçi emeğinden kazandığı parayı lüks barlarda, Avrupa’da ve kumar masalarında harcayan, mirasyedi bir toprak ağasıdır. Kendi halinde bir köylü olan Boyalısakal Mehmet’in ata yadigârı 50 dönümlük arazisini; hileli tapu oyunları, rüşvet ve yalan şahitlerle gasp etmiştir. Yazar, Şakir Bey karakteri üzerinden emek harcamadan kazanan, yoksulların sırtından lüks içinde yaşayan ve ahlaken çürümüş mirasyedi sınıfını kıyasıya eleştirir.

İkinci karakter Yarım Hacı Hasan Ağa; gençliğinde Harput’ta kendisinden Kuran dersi alan on iki yaşındaki bir erkek çocuğunu taciz etmiştir. Cemaat tarafından linç edilmekten zor kurtulmuş ve Adana’ya beş parasız gelmiştir. Bir mescitte saklı bir altın çömleği bularak zenginleşmiştir. Bu parayla hacca gitmek isterken bindiği salın Dicle Nehri’nde batması üzerine hacılığı yarıda kaldığı için ‘Yarım Hacı’ lakabını almıştır. Dini duyguları istismar eden acımasız bir tefecidir. Hükümetin fakir halka bedava dağıtması için gönderdiği sıtma ilaçlarını, kininleri ele geçirip yazılı muska yaparak köylüye fahiş fiyattan satar. Köylüye faizle para verirken tefeciliğini kurnazca kitabına uydurur. Kendi çeltik tarlaları yüzünden köye ölümcül sıtma mikrobunu yayar. Reşat Enis Aygen, sistemin yozlaşmışlığını göstermek için kötü karakterlerini romanın sonunda cezalandırmak yerine, onları sistemin en tepesine yerleştirir. Romanın ilerleyen bölümlerinde Kötüköy’ün baş belası, tecavüzcü, katil ve tefeci softası Yarım Hacı Hasan Ağa; ‘Belediye Reisi Hasan Alev Bey’ olarak devlet kademelerinde nüfuzlu bir yer bulur.

Yarım Hacı Hasan Ağa karakteri, yazarın toplumcu gerçekçi edebiyat anlayışında “ezen sınıfı, dini istismarı ve ahlaki çürümüşlüğü” temsil eden en sarsıcı ve karanlık figürlerden biridir. Hasan Ağa; ekonomik gücü elinde tutan vahşi kapitalizmin yobazlıkla nasıl kol kola girdiğini gösteren kusursuz bir prototiptir.

Romanın kahramanı Boyalısakal Mehmet; geleneksel, dini bütün, batıl inançları olan, saf bir küçük çiftçidir. Sakalına erken yaşta ak düştüğü ve onu boyadığı için köylüler tarafından “Boyalısakal” lakabı takılmıştır. Birinci Dünya Savaşı’nda esaret yaşamış, Kurtuluş Savaşı’nda ise Fransızlara karşı Sinan Paşa’nın komutasında kahramanca çarpışmış bir gazidir. Ancak barış zamanında, vatanı kurtaran bu kahraman, Çukurova’nın sömürü düzeninde kurban haline gelir.

Savaşta Mehmet gibi köylü kesim Milli Mücadele’ye katılırken bugün yüz binlerce dönüm toprağa sahip olan derebeyi torunları ve toprak ağaları savaştan kaçarak Niğde’ye gitmiştir. Savaş bittiğinde kurtuluş sağlanmıştı; ne var ki zaferi sahiplenen ve parsayı toplayanlar, savaştan kaçan bu ağalar olmuştur.

Mehmet’in trajedisi, hasat masrafları için paraya sıkışmasıyla başlar. Bankadan korkan Mehmet, Kötüköy’ün tefecisi olan Yarım Hacı Hasan Ağa’ya başvurur. Ağa’nın dini kılıfla sunduğu acımasız bir faiz tuzağına düşer. Bu tuzak, aslında var olmayan bir buğdayı satıp daha sonra geri satın alma işlemine dayalı bir dolandırıcılıktır. Dahası, tefeci Yarım Hacı’ya borçlu oldukları için geçim kaynakları olan öküzlerini satmak zorunda kalırlar. Köylünün borç yükü sadece tefecilerle sınırlı değildir. Hayvan vergisi ve demiryolu/yol vergisi gibi yükümlülükler de köylüyü ezer. Tahsildarın köye geliş haberi büyük bir paniğe yol açar. Vergisini ödeme güçlüğü çekenler, hayvanlarını çok düşük fiyatlara, ‘Delidumanlar’ olarak bilinen veya hayvan ticareti yapan fırsatçılara satmak mecburiyetinde kalırlar.

Ardından, baba yadigârı 50 dönümlük bereketli tarlası, sınır komşusu olan Zühtü Paşaoğlu Şakir Bey’in çiftçibaşısı tarafından traktörlerle sürülerek zorla gasp edilir. Tarlasını kurtarmak için mahkemeye başvuran Mehmet, hâkimin köye gelip keşif yapması için gereken masrafı biricik eşeğini satarak öder. Ancak Paşazade Şakir Bey’in avukatı bilirkişi olarak seçilen köylüleri rüşvetle satın alır. Köylülerin mahkemede yalan şahitlik yapması sonucu Boyalısakal davayı kaybeder, üstüne bir de yüklü mahkeme masrafları ödemeye mahkûm edilir. Savaşın bütün yükünü çeken ancak barışın nimetlerinden dışlanan Boyalısakal, en sonunda kendi arazisinde ağa kapısında boğaz tokluğuna çapa vuran bir ırgat seviyesine düşer. Mehmet’in yaşadığı gaspın benzerini Karamezarlı Hasan, Akdamlı Nureddin ve başka kişiler de yaşamıştır. Yaşadığı bu ağır haksızlıklara, sefalete ve kızının uğradığı felaketlere dayanamayan Boyalısakal’ın kalbi iflas eder ve apansız bir şekilde ölür. Bu durum, İstiklal Savaşı’nın asıl yükünü çeken ancak sonrasında sahipsiz bırakılan köylü sınıfının trajedisidir.

Gezikduran Ali, Boyalısakal gibi Kurtuluş Savaşı’nda kahramanca savaşmış bir başka köylüdür. Savaş dönüşü karısının köy ağası Veli Ağa tarafından iğfal edildiğini öğrenince adalet bulamaz; ağayı vurarak dağa çıkar ve eşkıya olur. Boyalısakal hukuka başvurup ezilmeyi seçerken Gezikduran isyan edip kanun dışına çıkmış ve eşkıya olmuştur.

Boyalısakal’ın kızı Elif; yazarın, kadının hem emek hem beden sömürüsünü anlattığı en çarpıcı karakterdir. Toprakları ellerinden alındıktan sonra ağanın tarlasında ırgatlık yaparken Şakir Bey’in tecavüzüne uğrayan Elif, önce intihara kalkışır. Ancak kurtarıldıktan sonra babasının ve ninesinin felaketine sebep olanlardan öç almak için intikam yemini eder. “Melek” takma adıyla lüks bir bar kadınına dönüşerek Şakir Bey’i ağına düşürür ve onu maddi-manevi iflasa sürükleyerek intihar etmesini sağlar. Elif bireysel intikamla yetinmez; efsanevi isyancı Şihko’dan ilham alarak on binlerce köylü-ırgadı özgürlüğüne ve toprağına kavuşturmak için Çukurova’da devasa bir silahlı köylü ayaklanmasının elebaşısı olur. Topraklarını, ninesini, babasını ve namusunu ağalık düzeni yüzünden kaybeden Elif uyanışı temsil eder. Babasının pasifliğini aktif bir isyana dönüştürür.

Kötüköy’ün genç öğretmeni Yalçın ve Adana Hükümet Tabibi Zeyyad, hurafelere ve sömürü düzenine karşı savaşan aydınlık yüzlü Cumhuriyet gençliğini temsil ederler. Romanda karakterler, “aydınlık-karanlık” ekseninde çatışır. Öğretmen Yalçın; Çukurova’daki sömürü düzenine, cehalete, batıl inançlara karşı bilimi ve aklı savunan “idealist aydın ve Cumhuriyet öğretmeni”dir. Yalçın, ezilen sınıfı dışarıdan seyreden bir aydın değildir. Elif’i akrep sokmasından kurtarır, bu saf köylü kızına âşık olup onunla nişanlanır. Köylünün dertleriyle dertlenir; onları tefecilerin ve toprak ağalarının hukuki hilelerine karşı uyarır.

Köylünün sömürülmesinin en büyük nedenleri cehalet ve batıl inançlardır. Köyün idealist ve yenilikçi öğretmeni Yalçın, sıtmanın kaynağı olan bataklığı kurutmak ve halkı bilinçlendirmek için köylüyü örgütler, bilgilendirir. İstanbullu olan bu genç öğretmen, köylülerin güvenini kazanmak için onların inanç dünyasına hitap etmeyi öğrenmiştir. Yalçın, Kötüköy’de var olan sıtmanın asıl nedeninin Yarım Hacı’nın çeltik ektiği bir bataklık olduğunu bilir. Köylüyü bu bataklığı kurutmaya ikna etmek için bizzat minbere çıkarak Peygamber’in temizliği ve sağlığı emreden hadislerini kullanarak vaaz verir. Dini sömürü aracı olarak kullanan tefeciyi, yine dinin gerçek ve aydınlık yüzüyle (kendi silahıyla) vurmaya çalışır.

Ancak çıkarları zedelenen Yarım Hacı, bir gecede bataklığın ortasına uydurma bir evliya türbesi dikerek köylüyü korkutur ve bataklığın kurutulmasını engeller. Yarım Hacı, genç öğretmeni ortadan kaldırmak için ona 10 yaşındaki bir erkek çocuğa tecavüz ettiği iftirasını atar ve Yalçın’ın hapse girmesine neden olur. Hapishane, Yalçın’ın toplumun yozlaşmış kurumlarıyla yüzleştiği yer olur. Yerel basın; rüşvetçi ağaların ve vurguncuların kontrolündedir. Olayın iç yüzünü araştırmadan ‘Adana Sesi’ gazetesinde ‘Bir köy öğretmeninin alçaklığı’ şeklinde devasa manşetler atarak idealist Yalçın’ı toplum önünde peşinen mahkûm eder.

Yalçın temize çıksa da görev yeri değiştirilerek Niğde’nin uzak bir köyüne sürgün edilir ve Kötüköy’den koparılır. Yazar bu karakterler vasıtasıyla, köklü sömürü ve cehalet düzenine karşı tek başına mücadele eden idealist aydınların çaresizliğini, sistem tarafından nasıl dışlandıklarını ve ezildiklerini sergiler. Bu durum, sisteme tek başına kafa tutan idealist aydının, köklü sömürü düzeni karşısındaki trajik yenilgisini simgeler.

Yalçın, Çukurova’daki yapıyı “sınıfsal” bir gözle okuyan tek kişidir. Çukurova’da kendi vatanını kurtaran ancak barışta bir karış toprağı olmayan ırgatların durumunu, Roma İmparatorluğu’nda senato üyelerinin topraklarını gasp ettiği “Romalı kölelerin” trajedisine benzetir.

Irgat kadınlar Zeliha, Fadime ve Hanife romandaki yan karakterlerdir. Emeğin ve bedenin kapitalist çarklar arasında nasıl ezildiğini tamamlayıcı niteliktedirler. Elif’in tarlada yan yana kazma vurduğu Küçük Ali, babasının bankaya olan borcunu ödeyebilmek ve tarlalarının satılmasını önlemek için köyünden kaçıp ırgatlığa gelmiş gencecik bir çocuktur.

Güzelliği yüzünden çifte sömürüye maruz kalan Zeliha, kocasının borçlarını ödeyebilmek için ağanın kâtibi tarafından namussuzluğa zorlanır. Keza babası batöz makinesinde parçalanarak ölen Fadime, kimsesiz kaldığı için koza tüccarının tecavüzüne uğrayıp sokağa düşer. Çukurova’ya uzak illerden gelenler ve diğer ırgatlar daha kıştan elcilerden avans alıp borçlandıkları için yazın cehennem sıcağında kazandıkları paranın tamamını bu borca yatırır; memleketlerine yürüyerek, yarı aç dönmek zorunda kalırlar.

ÇUKUROVA’DA SOSYAL-EKONOMİK YAŞAM VE SALGINLAR

Yüzlerce ırgat; 60 dereceyi bulan kızgın güneşin altında, sıtma yayan bataklıkların ortasında, acımasız “elçilerin” ve “çiftçibaşıların” kırbacı altında köle gibi çalıştırılır. Irgat kadınların durumu daha da trajiktir. Çalışan yoksul ve güzel kadınlar, ağaların veya kâtiplerin cinsel arzularına boyun eğmek zorunda bırakılır; kadınların namusu da emekleri gibi sömürülür.

Sıtma (malarya), Çukurova ırgatının ayrılmaz bir parçasıdır; dam üstlerinde ölü benizli, değnek bacaklı insanlar birer loğ taşı gibi yatmaktadır. Sıtma; ezen sınıfın, tefeci ve ağaların halkı hem maddi hem de manevi olarak sömürdüğü bir araçtır. Hükümetin fakirlere bedava dağıtılması için gönderdiği sıtma ilaçları (kininler), Yarım Hacı gibi tefeciler tarafından rüşvetle ele geçirilerek halka fahiş fiyattan muska diye satılır.

Doktora ve ilaca verecek parası olmayan yoksul köylüler, şifayı mezarlıklardan toprak içmekte veya yatırlara kurban kesmekte ararlar. Cehalet içindeki köylü; sıtmanın sivrisinekten değil, rüzgârdan, sıcaktan veya hıyar ve yoğurt yemekten kaynaklandığına inanır. Boyalısakal Mehmet, sıtmaya yakalanan kızı Elif’e ilaç vermek yerine “Papaz’ın Bahçesi”ndeki bir evliya mezarından aldığı toprağı suyla karıştırıp içirir ve boynuna kırk hocaya yazdırılmış muskalar asar. Çukurova’nın tozlu ve pis ortamında yayılan trahom, yoksul halkı kör eden bir diğer büyük toplumsal felakettir. Amele pazarında bekleşen ırgatların gözleri trahomlu, çapaklı ve fersizdir. Adana sokaklarında, gözlerini trahoma kurban vermiş dilenciler avuç açar.

Bu hastalık, devletin sağlık kurumlarındaki çürümüşlüğü gözler önüne serer. Gözlerine perde inen Ömer Ağa, hakkı olan tedaviyi dispanserde göremez; dispanserin başhekimi hastaları kendi özel muayenehanesine çekmek için kasten ilgisiz davranır. Kör olmamak için başhekimin evine taze yumurta, piliç ve yoğurt gibi rüşvetler taşıyan Ömer Ağa, ilaçları da doktorun komisyon aldığı eczaneden fahiş fiyatla almak zorunda kalır ancak yine de kör olmaktan kurtulamaz. Pehlivanlar Köyü’nde doğan çocukların kalçaları çıkık (topal) doğması, eğitimsiz ve cahil köy ebesinin hatasıdır. Ancak ebe, suçunu örtmek için yıllar önce köydeki bir yatıra (evliyaya) basan bir dinsiz yüzünden evliyanın köyü lanetlediği masalını uydurur ve köyü sakat bırakmaya devam eder.

Zühtü Paşaoğlu Şakir Bey ve Belediye Reisi Hasan Alev gibi zenginler, İstanbul’dan getirttikleri özel serumlarla aşılanıp kendilerini güvenceye alırken yoksul halkı kaderine terk ederler. Belediye reisi, şehirde afişler astırıp hoparlörlerden “Bitten korunun, temizlenin!” diye nutuklar atarken yoksul köylü bir kalıp sabunun tereyağı fiyatına satıldığı bir düzende bit ve tifüsle baş başa bırakılır.

Savaş yıllarının getirdiği yoksulluk, açlık ve pislik, ırgat mahallelerinde tifüs salgınına yol açar. Tifüs salgını üzerinden romanda keskin bir sınıf eleştirisi yapılır. Sıtma, trahom, tifüs gibi hastalıkların ve bunlara bağlı ölümlerin temelinde yatan gerçek mikrop; köylüyü topraksız bırakan ağalık sistemi, halkı cehalete mahkûm eden dini istismar ve rüşvetçi bürokrasidir. ‘Toprak Kokusu’ romanında yoksulluk, sadece bireysel bir parasızlık hali değil; Çukurova’daki feodal, vahşi kapitalist düzenin, ağalık ve tefecilik sisteminin bilinçli olarak yarattığı, beslediği en temel toplumsal sorundur. Yoksulluk, romanda sınıf uçurumu, hastalık, adaletsizlik ve ahlaki çöküş gibi daha geniş toplumsal krizlerin merkezinde yer alır.

Çocuklarına bakamayacak düzeye gelip cinnet getiren kadınlar, güneyden pamuk tarlasına çalışmaya gelen kırk aç insanın çaresizlikten kargabüken otu yiyerek zehirlenip ölmesi, yoksulluğun geldiği trajik boyutu gösterir.

Şehrin kenar mahallelerinde kerpiç duvarları çarpılmış evler, çamur deryası sokaklar ve tifüs salgını vardır. Yağmur yağdığında bu toprak damların tuzu eriyerek sularla evin içine süzülür ve çocukların gözlerini kör eder. Irgat mahallelerinin hemen bitişiğinde veya asfalt caddelerde fabrikatörlerin ve ağaların villaları yükselir. Fabrikatör Cudi Ağa’nın gösterişli villası; lüks halıları, Avrupa mobilyaları ve o dönem için büyük bir lüks olan buzdolabı ile Çukurova’daki sömürünün boyutunu gösterir. Ağalar bu villalarda, kulüplerde ve Seyhan Bar’da şampanyalar patlatıp binlik banknotlarla sigara yakarken birkaç yüz metre ötede aç insanlar sokaklarda ölmektedir.

Belediyeler ve siyasi partilerin yerel teşkilatları, halkın iradesini yansıtmak yerine, 30 ila 40 arası nüfuzlu ailenin kontrolü altındadır. Belediye başkanları da çoğunlukla bu etkili ailelerin üyeleri arasından belirlenmektedir. Yoksul mahallelerin çamur içinde kalmasını “Vatandaşlar çamura alışkındır, masrafa lüzum yok” diyerek savunan derebeyi belediye reisleri ile tefecilik ve sahtekârlıkla zengin olup “Adana Belediye Reisi” koltuğuna oturan Yarım Hacı Hasan Ağa bu yozlaşmanın sonucudur.

Çukurova’ya inen binlerce ırgadın iş aradığı Taş Köprü başında amele pazarı bulunur. Burası sıtmalı ve trahomlu ırgatların morg salonunda otopsi bekleyen ölüler gibi kaldırımlara uzandığı bir mahşer yeri, bir insan mezbahasıdır. İnsanın emeğinin ve bedeninin en ucuza, en vahşi şartlarla ağalara satıldığı bir cephe gerisi karargâhı gibidir. Çapaklı, sıtmalı, aç ırgatlar burada birer morg cesedi gibi kaldırımlara uzanıp ağaların ve elçilerin kendilerini ‘satın almasını’ beklerler.

Irgatlarla ağalar arasındaki anlaşmazlıkları çözmek ve işçi ücretlerini belirlemek için kurulan “Amele Komisyonu” en sert eleştirilen kurumlardan biridir. Bu komisyonun başkanı bizzat binlerce dönüm tarlası olan, yüzlerce ırgat çalıştıran bir paşa oğludur. Komisyon üyeleri de diğer ağalar ve ağa oğullarıdır. Parasını çalan elciyi veya hakkını yiyen ağayı şikâyet etmeye gelen bir ırgat, kendi patronlarından oluşan bu komisyondan daima haksız çıkar ve hakarete uğrar.

Çırçır fabrikaları, engizisyon zindanları gibidir. Romanda içinde bin bir zulüm işlenen eski çağ hapishanelerine benzetilir. Havalandırması olmayan, gözleri yakan ve ciğerleri tıkayan pamuk tozları içindeki bu loş atölyeler, korkunç makine gürültüsüyle işçiyi yavaş yavaş ölüme götüren mekânlardır.

Ekonomik sistemin öğütüp sokağa attığı Elif, Fadime, Zeliha gibi ırgat kadınların son durağı, hapsolduğu Taşçıkan-Genelev Sokağı’dır. Bu çıkmaz sokak, “şehrin bedeninde apandisitli körbağırsak”, “bir çirkef barajı” olarak tanımlanır. Etrafını çeviren tuğla duvarlar, çaresizliğe itilmiş genç kızları dış dünyadan yalıtan bir çirkef barajı işlevi görür. Ağaların sömürüsü ve ahlaki ikiyüzlülük en çıplak haliyle bu mekânda vücut bulur. Ekonomik sistemin çökerttiği yoksul kadınlar, bu izbe ve rutubetli evlerin demir parmaklıklı kapıları ardında hovardalara meze olur.

Seyhan Nehri üzerindeki Orta Çağ’dan kalma Taş Köprü’nün üzerinden geçen modern lüks otomobiller ve yoksul kağnılar, mekândaki tarihsel ve sınıfsal çelişkiyi aynı karede buluşturur.

SONUÇ

Reşat Enis Aygen, borç mekanizmasının, kendi halinde bir Türk köylüsünü adım adım toprağından ederek nasıl kapitalist ağalık düzeninin zincirli kölesi haline getirdiğini sosyolojik gerçeklikle gözler önüne sermektedir. Ziraat Bankası’nın “zincirleme kefillik” uygulaması, bir köylünün borcunu tüm köye yıkarak bütün halkı ağır bir yoksulluk baskısı altında tutar.

Mağdurların toprağını kaybetmesi, yoksul halkın sadece ekonomik bağımsızlığını değil, insanlık onurunu da kaybetmesi anlamına gelir. Toprağını yitirenler beylerin tarlasında, kızgın güneş ve sivrisinekler altında, sıtma ve açlıkla boğuşan birer “yerlibekar/ırgat” ordusuna katılmak zorunda kalırlar.

‘Toprak Kokusu’ romanındaki karakterler, yalnızca bireysel öyküleriyle anlatılmazlar; toplumsal yapının çelişkilerini, sömürü düzenini ve yoksulların çaresizliğini, Çukurova’daki toprak ağalığı sistemini, sömürüyü, sınıf çatışmasını ve yozlaşmayı resmederler. Ağalık sistemi, sadece toprak sahibi olmakla sınırlı bir durum değildi; yoksul köylünün emeğini, toprağını, bedenini ve insanlık onurunu gasp eden çok boyutlu ve acımasız bir sömürü düzeni olarak işlenmektedir. Yazar, bu karakterler ve bu düzene karşı savaşan aydınları temsil eden karakterler üzerinden keskin bir kapitalizm ve derebeylik eleştirisi sunar.

Romanın sonu, sessizce kaderine boyun eğen köylünün uyanışını müjdeler. Toprağını, ninesini, babasını, namusunu ağalık düzeni yüzünden kaybeden Elif, haksızlığa uğramış eski bir belediye başkanı ile iş birliği yapar. Çukurova’da yüzlerce köylüyü ve ırgadı örgütler, ekinleri ateşe vererek büyük bir ayaklanma başlatır. Bu, mülksüzleştirme ve sömürü sürecinin sonucudur. Çukurova’nın devletleştirilmesini, Toprak Kanunu’nun çıkmasını talep ederler. Jandarma tarafından bastırılan bu isyan sonucunda Elif kurşunla yaralanıp cezaevine düşse de olaylar valinin raporuyla hükümetin dikkatini çeker. Roman, Elif’in hapishane hücrelerinde Çukurova’nın devletleştirilmesini sağlayacak olan büyük Toprak Kanunu’nun çıkmasını beklemesiyle son bulur.

Paylaş:

Benzer yazılar

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
1 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Kerim Ferli

Bu romanı duymamıştım. Ancak yazıyı okuyunca okumak için sabırsızlandım. Emeğinize, yüreğinize sağlık. Doğal ve akıcı anlatımınız için de teşekkürler.

1
0
Would love your thoughts, please comment.x
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
bets10
bets10
betpark
betgaranti
bets10
bets10
bets10
kolaybet
betpark
Vdcasino
vdcasino
alobet
betnano
meritking
alobet
hitbet
hitbet
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
alobet
alobet
hititbet
vdcasino
enjoybet
enjoybet
alobet
hitbet
betpark
betpark
betpark
betpark
alobet
hititbet
alobet
hititbet
grandpashabet
grandpashabet
enjoybet
enjoybet
betpark
betpark
betpark
betpark
betpark
hitbet
betplay
betplay
vdcasino giriş
vdcasino
hititbet
vdcasino
grandpashabet
vdcasino
grandpashabet
vdcasino
vdcasino
betpark
grandpashabet
grandpashabet
vdcasino
vdcasino
vdcasino
hititbet giriş
hititbet giriş
vdcasino
vdcasino
vdcasino giriş
betpark
bettilt
bettilt
vdcasino
jojobet
bettilt
imajbet
imajbet
katlabet
katlabet
imajbet
betpark
betpark
betnano
vdcasino
bettilt
grandpashabet giriş
grandpashabet
hititbet
imajbet
imajbet
norabahis
norabahis
hititbet
hititbet
vaycasino
vaycasino
holiganbet
holiganbet
betturkey
betturkey
betturkey
betturkey
bettilt
bettilt
hititbet
betturkey
imajbet
vdcasino
vdcasino
betturkey
norabahis